17 Aralık 2014 Çarşamba



HEDEF FRANSA...
BÖLÜM II



14 Temmuz 2014 Paris
Chartresden Parise giden Otoban üzerindeki  servis istasyonunda uyanıp, kahvaltı yapıyoruz. Yakınımızda Konya plakalı bir araç var. Bagajı açmış, kahvaltı yapıyorlar. Belli onlarda gezgin. Selamlaşıp, kısa bir süre sohbet ediyoruz. Onlar İspanyaya kadar inmişler, Şimdi de Paris'e gidiyorlar. Birbirimize iyi şanslar dileyip ayrılıyoruz. Parise girince daha önce haritadan tespit ettiğim yeşil alanın adını veriyorum navigasyona. Bizi geniş bir park alanına götürüyor. Ücretsiz bir park yeri bulup yerleşiyoruz. Metroya binmek üzere istasyona geldiğimizde başımızın üzerinden savaş uçakları ve dizi dizi helikopterler geçiyor. Savaş mı çıktı diye şakalaşıyoruz. Çünkü haberlerden bihaberiz...

Modern yüksek binaları arkamıza alıp merkeze gitmek üzere metroya gidiyoruz.

Metrodan inip Belediye binasının bulunduğu meydana çıkıyoruz. Burada da bir tören havası var.

Belediye sarayı

Çok geçmeden atlı muhafız alayı ufukta görünüyor. 

Üniformaları göz alıcı..

Notre Dame kilisesine doğru yürümeye başladığımızda bu kez motorsikletli polisler geçiyor. Gelişimizi böyle kutlamaları ne hoş...:)

Vee Notre Dame kilisesi karşimızda. Birkaç kıvrım yapan ziyaretçi kuyruğunun 
ucuna eklenip beklemeye başlıyoruz.

Kapısı  ince uzun heykellerle süslü.

Kapıdan detay

Notre Dame kilisesi içinden 

Notre Dame kilisesi içinden . Kuleye çıkmak için ayrı bir kuyruk var ve ücretli. Quazimodo'yu göreceğimizi bilsem saatlerce bekleyebilirim kuyruğu ama....

Adalet sarayı



Pont Neuf


Louvre müzesi

Louvre müzesi avlusundayız. Giriş kapısında 200 m.lik bir kuyruk var. Geldik bir kere, girmeden gitmek olmaz. Neyse ki çabuk ilerliyor. İçeri giriyoruz, ancak gişelerde kalabalık yok, hatta hiç kimse yok. Gişeye yanaşıp bilet almak istiyorum ama müzenin bugün ücretsiz olduğunu zor da olsa anlıyorum. Sevinç içinde hangi salona dalacağımızı kararlaştırıyoruz. Çünkü dört büyük galeri var, ve her birini gezmek saatler alıyor. Biz Mona Lisanın sergilendiği kanadı seçiyoruz. Kalabalığın büyük bir kısmı da bu tarafta, aralarına karışıp sürükleniyoruz. Bir süre sonra Da Vinci'nin ünlü eseri  Mona Lisa ile aynı salondayız, ancak yaklaşıp yakından görebilmek için ciddi bir çaba sarf etmek gerekiyor. Bir süre itişip kakışarak salondan ayrılıp diğer sanat eserlerinin tadını çıkarmaya koyuluyoruz. Bu arada müzede karşılaştığımız bir Türk gencinden 14 Temmuzun Bastille günü olduğunu, bu nedenle müzelerin ücretsiz olduğunu, çevremizde gördüğümüz kutlamaların nedeninin bu olduğunu öğreniyoruz. Önce bizi pek mutlu eden bu tesadüf günün ilerleyen saatlerinde canımızı epeyce sıkıyor.

Louvre müzesinde kalabalığa karışıp sürüklenmeden az evvel...

Tavan süslemeleri.

Binlerce sanat eseri var, hepsini görebilmek için günlerce burada kalmalıyız. 

Devasa boyutlu tablolardan biri. Napolyon eşine taç giydiriyor.

Fransız devrimini anlatan tablo, Harun'un favorisi..

Louvre  müzesinden  yorgunluktan bitmiş bir halde ayrılıyoruz. Müzenin önünde yer alan parkta bir süre ayaklarımızı dinlendiriyoruz.

Caurusel

Tuileries Bahçeleri

Tuileries bahçelerinden geçip Concorde meydanına doğru yürüyoruz.

Meydanda Bastille günü nedeniyle yerel kıyafetler giymiş ne kadar emekli savaşçı varsa toplanmışlar. 
Bazıları anılarını anlatıyor


Champs elysees bulvarı bayraklarla süslenmiş durumda. Ancak pek çok istikamet polis tarafından kapatılmış. Hangi sokağa gitsek başını polis tutmuş gibi.

Büyük saray

İnvalides ve pont Aleksander III . Köprüden geçip metroya biniyoruz. Hedefimizde Eyfel kulesi var. 


Metrodan inince Eyfel kulesinin de etrafının polis kordonu altında olduğunu görüyoruz. Yaklaşmak bile yasak. Akşam yapılacak havai fişek gösterisi için önlem almışlar. Ancak geri döndüğümüzde metro istasyonunun da kapatıldığını farkedip iyice sinir oluyoruz. Karşıya geçmek için köprüye koşuyoruz, heyhat polisler bizden evvel gidip kapatmışlar bile. 


Özgürlük anıtının küçük bir modeli burada..

Karşıya geçebilmek için yüzlerce metre fazladan yol yürüyüp, Fransız polisi hakkında pek de hoş olmayan sözler sarf ederek Champs Elysees bulvarına dönmeye çalışıyoruz. Ama durum Seine nehrinin öte yanında da farklı değil. Bütün sokaklar kapalı. İyice bunalıp, gidilebilecek tek yolu takip ediyoruz. Denizcilik müzesi önüne vardığımızda insanlar toplanmışlar akşam yapılacak gösteriyi bekliyorlar. Burası Eyfel kulesini karşıdan gören bir nokta ama oturacak yer yok. Herkes yerlerde, biz de gösteriyi izlemeye karar veriyoruz. Yolun üzerine kalabalıkların arasına yayılıyoruz. Karnımız acıktığı için, yiyecek bir şeyler aramaya çıkıyorum ama her yer kapalı, sonunda açık bir kafeterya bulup sandviç ve içecek alıp dönüyorum. Başlangıçta yayılarak oturduğumuz yer giderek daralıyor.Yeni gelenler buldukları küçük boşlukları dolduruyorlar.  Hava tamamen kararınca müzik ve ışık gösterisi başlıyor. Ve sonra da görkemli bir havai fişek gösterisi.  Asfaltta oturmak bu kadar rahatsızlık verici olmasa gösteri muhteşem ama çektiğim fiziki rahatsızlık aldığım keyfi gölgeliyor. Gösteri bitince kalabalıkla beraber zafer anıtına doğru sürükleniyoruz. 

Zafer Takında metroya binip, zorda olsa sabah bindiğimiz istasyonda inmeyi başarıyoruz. Saat gece yarısı 01.30 civarında. Yorgunluktan olsa gerek metronun yanlış kapısından çıktığımızı fark etmiyoruz ve yanlış sokağa giriyoruz. Bir süre yürüdükten sonra sabah geldiğimiz sokak olmadığı konusunda hem fikiriz. Navigasyon çalışmak istemiyor. Elimizdeki haritadan sokak isimlerini okumaya çalışırken Fransız polisi yanımızda bitiveriyor. Soran gözlerle bakıyorlar arabanın camını açarak. Kaybolduk galiba diyorum, haritayı gösterip, gitmek istediğimiz sokağı işaret ediyorum. Karavanımızı oraya park ettiğimizi anlatıyorum. Aracın ruhsatını gördükten sonra bizi arabaya davet ediyorlar. Oldukça nazikler ve bizi aracımızın kapısına kadar götürüp iyi geceler dileyerek ayrılıyorlar. Bütün gün Canımızı sıkan Fransız polisi bu kez gönlümüzü kazanıyor. Kabaran  ve sızlayan ayaklarımızı uzatıp sızıyoruz. 

15 Temmuz 2014 Paris
Sabah yeniden metroya binerek Eyfel kulesine gittik. Bu kez bariyerler yok, ancak akıl almaz bir kuyruk var. Saatler süren bekleyişten sonra asansörler yardımı ile kuleye çıktık. Tabii ilk katına,  daha yukarı çıkmak için bir başka kuyruk ve başka bir ücret söz konusu. Bu yüksekliğin bizim için yeterli olduğuna çabucak ikna olduk. Hava biraz bulutlu da olsa Paris'i yukarıdan izleyebildik.

Eyfel Kulesi

Eyfel kulesinden Paris manzarası.

Eyfel kulesinden Paris manzarası.

Eyfel kulesinde.


Renault' nun mağazasında..

Champs Elysees bulvarında kahve molası...

Bastille meydanı. Bastille zindanlarında geriye kalan bir şey yok. Onun yerine Julyet kolonunu görüyoruz meydanın ortasında. Ara sokaklara dalıp Ünlü yazarların yaşadıkları mekanları geziyoruz. Ayak tabanlarımız kabarıyor yorgunluktan. 

Viktor Hügonun evi..


Sevimli bir Fransız..

Paris manavlarında Fiyatlar!... İnsanı alışverişten soğutuyor.  

Gün akşam olurken karavana dönüp dinleniyoruz. Akşam yemeğinde Fransızların geleneksel yemeklerinden (marketten aldığımız)  Ratatuille deniyoruz, hiçbirimiz sevmiyoruz. Belki de hazır yemek olduğundandır.. Yemekten sonra Yanına yerleştiğimiz  Pre Catelan parkına yürüyüşe çıkıyoruz. Kocaman bir gölet var orta yerinde. Çevresini dolaşmamız epey vakit alıyor. Gölün çevresindeki korulukta tavşanlar korkusuzca dolaşıp, otluyorlar. Etrafta işsiz ve aç sayısının çok olmadığı buradan belli...

Gölün üzerinde restoranlar da var. Birazdan güneş batıyor ve hava kararıyor. Artık dinlenme ve uyuma zamanı. Tavşanların arasından yürüyüp patikadan karavanın olduğu yere geri dönüyoruz. 

16 Temmuz 2014 Paris
Toplu taşıma araçlarını kullanarak Disneyland'a gitmeye karar veriyoruz. Yakınımızdaki istasyondan aktarma yapmak üzere La Defans metro istasyonuna gidiyoruz. Makineyi kullanarak aldığımız biletler gişeden geçmemizi sağlamayınca görevli bu biletlerle gidemeyeceğimizi, Disneyland'ın olduğu bölge için farklı bilet almamızı söylüyor. Üst kata çıkıp görevlilerden birinin yardımı ile bilet almaya çalışıyorum. Ancak bilet fiyatı beni toplu taşıma fikrinden caydırıyor. Araba ile gitmek daha avantajlı, ancak vakit ilerliyor ve geç kaldığımızı anlıyoruz. Programı değiştirip Versay sarayına gitmeye karar veriyoruz. Kaldığımız yere çok uzak değil yarım saat sonra sarayın kapısındayız. Ancak içeri girmek o kadar kolay olmuyor, her yerde karşımıza çıkan kuyruk burada da sahneye çıkıyor. Güneşin altında bir saati geçkin bir süre bekleyip bütün enerjimizi yitirdikten sonra içeri giriyoruz. 

Versay sarayı ziyaretçi kuyruğu avluyu beş kere dolanıyor...

Saraya girmek için saatlerce kuyrukta bekledik, Güneş tepemizde cızır cızır..

Versay sarayı

Versay sarayı girişindeyiz. İhtişam kapıda başlıyor.

Versay sarayı. Neyse ki içeride gördüklerimiz kapıda çektiğimiz ızdırabı hafifletiyor.

Versay sarayı

Versay sarayı

 Versay sarayında, yere mi tavana mı bakacağımızı şaşırıyoruz. Göz alıcı güzellikte mobilyalar, resim ve heykelin yanı sıra mimari ve tavan süslemeleri bizi büyülüyor.

Versay sarayı, kralın yatak odası..

Versay sarayı

Versay sarayı

Marie Antoinette yatak odası

Versay sarayı

Versay sarayı avlusunda.

Bahçe havuz ve heykellerle donatılmış

Havuz uçsuz bucaksız..

Versay sarayının bahçesinde.
Sarayı gezip çıktığımızda saatler 15.00 i gösteriyor. Paris'in çevresinden dolaşıp Disneyland'a gitmeye ve geceyi o bölgede geçirmeye karar veriyoruz. Böylece sabah erkenden içeri girebileceğiz. Ancak şehri geçmek trafik yüzünden saatlerimizi alıyor. Arabadan bir süredir yükselen tuhaf ses iyice artıyor, bu da canımızı sıkıyor. Akşam saatlerinde varıyoruz o bölgeye, ancak gişede ki görevli Disneyland parkında kalmak için 30 Euro istiyor, üstelik yarın sabah yeniden bir 30 Euro daha ödememiz gerektiğini bildiriyor. Yakındaki köyün kenarında park edip karnımızı doyuruyor ve dinleniyoruz. Bedava.

17 Temmuz 2014 Disneyland 
Erken uyanıp, arabayı hemen dibine park etmiş olduğumuz tamir istasyonuna götürdük ancak randevumuz olmadığı için kabul edilmedik. Bize tarif ettikleri diğer servis istasyonunu ararken kaybolduk. Umudumuzu kesip, Disneylanda girdik. Üstelik bir gece evvel 30 Euro dedikleri park ücreti için  15 E ödeyerek. Park alanından gişelerin olduğu bölüme kadar yürüyen bantlarla gittik.  Açılış saatinde giriş gişelerinin önündeydik. Gişede soyulduktan sonra içeri girdik ve saatler sürecek bir hayal dünyasına daldık. Akşam saat 21.00 de parktan ayrıldığımıza müthiş yorulmuştuk ama yine de çok eğlenceli saatler geçirmiştik.


Disneyland girişindeyiz. Masallar ve hayaller dünyası bizi bekliyor.

Fiyat listesi biraz can sıkıcı ama...


Pamuk prensesin şatosu
Şatonun içinden tavan detayları

Alice harikalar diyarında

Alice harikalar diyarında

Alice'in tavşanı


Mountain Space , istemeye istemeye binip indikten sonra saatlerce kendime gelemediğim felaket..
En kısa zamanda yasaklanmalı..:)

Araba yarışları

Macera adası


Korsan gemisi


Karaip Korsanları
Karaip Korsanları
Ve günün sonunda herkesin heyecanla beklediği geçit töreni.
Geçit töreni

Geçit töreni


Walt Disney

Gece inerken, kabaran ayaklarımızı sürüyerek karavana geri döndük, Dev karavan otoparkında, sayıları azalmış olan diğer karavanlarla birlikte geceyi karşıladık. Arabanın fren takımından gelen tuhaf ses sorunu  aklımızın bir kenarını tırmalarken uyuduk.

18 Temmuz 2014 Disneyland
Karavanın mekanik sorunları nedeniyle sıkıntılı uyandık. Bir an önce bir tamirci bulabilmek için yakınlardaki bir başka kasabaya, Provins'e yöneldik. Bulduğumuz servis bizi o gün kabul edemeyeceğini bildirince, bir saatten fazla bir süre bizi kabul etmeleri için dil dökmemiz gerekti. Aşağıdaki fotoda görülen Fredrick sayesinde içeri alındık ve günün büyük kısmını arabanın tamiri için harcadık. Fren balatalarının tamamen bittiği ve disklere sürtündüğü için acayip sesler çıkarmaya başladığı tespit edilince, Yola çıkmadan önce Antalya'da aracımıza bakım yapan Fiat servisini sevgiyle anmadan geçemiyoruz haliyle..Tamir işlemleri sürerken bizde Provins'i gezip, Türk dönercide, dönerli sandviç yiyip, Başak'ın özlemini dindirmeye çalışıyoruz. Küçük sevimli kent havanın aşırı sıcak olması nedeniyle bizden hak ettiği ilgiyi göremiyor. Aklımız tamirhanede kaldığı için pek keyif de alamıyoruz. Geri döndüğümüzde aracın hazır olduğu anlaşılıyor. Türkiye' de olsa yüz liraya hal olacak konuya on kat fazla ücret ödeyerek ayrılıyoruz.  


Fredrick balatalarımızı değiştiriyor.

Arabayı teslim alıp, Dijon'a doğru yola çıktık. Seine nehrini izleyerek manzaralı bir yoldan ilerledik. Nehir iyice küçülüp, dereye dönüştüğünde , küçük bir mola verip , serin sularında rahatladık. Meşe, kestane ve çınar ağaçlarından oluşan ormanların arasından , yemyeşil çayırlardan geçtik. Seine nehri kaynağını gösteren levhayı görünce ana yoldan ayrılıp, dar bir köy yoluna saptık. Biraz sonra koyu bir ormanın içinde ilerlemeye başladık ve ilk defa geyik çıkabilir levhasının doğru çıkışına tanık olduk. Çok sürmeden kaynağa da ulaştık. 

Seine nehrinin serin suları günün stresini siliyor.



Manzaralı yolları izleyerek Dijon'a doğru yaklaşıyoruz. 


Dikkat geyik çıkabilir levhasını gördükten hemen sonra yola atlayan ceylandan sonra , 
bir de tarlada otlayanı ile karşılaştık. Mutluyuz...



Seine nehri kaynağında..

Bu acayip tombul kurtcuk, havuçla mı beslenmiş ne...

Kaynaktan su içilir şifa niyetine...

Kaynaktan ayrılıp, tekrar ana yola döndük ve hedefimize ilerledik.


Dijon'a varmadan geceyi geçirmek için sessiz bir çayır bulduk ve yayıldık. 
Tepenin hemen aşağısında Abbey St. Seine köyü var.  

19 Temmuz 2014 Abbey St. Seine
Sarı çiçekli çayırda güne  güzel bir kahvaltıyla başladık. Hava bulutlu ve hafif bir serinlik bile var. Bugün ki hedefimiz İsviçre'ye geçmek. 30 km. mesafede ki Dijon'a çabucak vardık ve Kısa bir turdan sonra İsviçre sınırına doğru yola devam ettik. 


Dijon

Dijon

Dijon

Dijon

Vee İsviçredeyiz. Gümrükde kısa süren bir kontrol faslından sonra, Lozan'a doğru ilerliyoruz. 

Milkanın mor ineğini beklerken bunlar çıktı karşımıza..

Leman gölü..
Leman gölü, İsviçre ve Fransa arasında yer alıyor. Lozan ve Cenevre bu gölün kıyısında.

Lozan

Leman gölü

Lozan

Lozan

Lozan

Lozan

Cenevre

Cenevre'den çıkıp, yeniden Fransa topraklarına geçiyoruz. Sokağın bu başı İsviçre, öbür başı Fransa. Bu yüzden neredeyse geçtiğimizi anlamıyoruz. Avrupa kıt'asının en yüksek zirvesi olan Mont Blanc'ı görmek üzere kayak merkezi Chamonix'e doğru yola devam ediyoruz. Ama hava kararınca geceyi geçirmek üzere dağ köylerinden birinde durup, bir otoparka çekiyoruz karavanımızı. Çevreden gelen sesler yabancı değil,  Türk mahallesine park etmişiz. Harun yaklaşıp, sohbete girişiyor. Avrupa'nın öte ucunda, Türkiye'de ki  iş yerinden bir arkadaşımızın akrabası ile karşılaşıyoruz. 

20 Temmuz 2014 Bonneville
Yağmur yine peşimizde, biz uyanmadan bulutlar faaliyete geçmiş bile. Sıcakta gezmek iyi olmuyor ama yağmurda gezmek ondan da zor. Üstelik bulutlar yere bu kadar yakın iken gideceğimiz yerde Mont Blanc'ın zirvesini görme şansımız zor.  

Fransız Alpleri, ormanlar ve irili ufaklı şelaleler manzaramızı güzelleştiriyor. 

Onlarca akarsu, oradan buradan fışkırıp  önce Leman gölüne, oradan da denize koşuyor.  
Balıkçılar  görev başında...
Geniş ve düzgün yol yükseklere doğru taşıyor bizi, yağmur bulutlarıyla birlikte.

Alp dağları


Zirveler bulutlarla kaplı.

Chamonixdeyiz. Yağmur kısa bir mola veriyor bize ancak, teleferik gişesinde ki görevli zirvede görüş mesafesinin uygun olmadığını boşuna çıkmamamızı söylüyor. Boynumuzu büküp aşağıdan görebildiğimiz kadarıyla yetiniyoruz. 

Yüzlerce yıllık buzul,  burnunu aşağı doğru uzatmış, aşağıda neler olup bittiğini öğrenmek ister gibi.


Zirvelere çıkamayınca gözümüzü yere çeviriyoruz. Ve frambuaz ve dağ çileği toplama maceramız başlıyor. Sürekli eğilip çilek topladığımız için başlangıçta yürümeyi planladığımız patikanın ancak yarısına varabiliyoruz. Kalın ve mor yağmur bulutlarının tepemize toplandığını fark edip, aşağıya köye geri dönüyoruz. 

Orman içinde yürüyoruz, ama frambuazlar bırakmıyor.


Göründüğü kadarıyla Alpler...


Yağmur yeniden başlarken köye dönüyoruz.

Onlarca çeşit sucuğun olduğu dükkana hevesle dalıyoruz. Ama Başak "kirli çoraplarıma benziyor bunların kokusu" deyince iştahımız kaçar gibi oluyor. Vitrinden bakmak daha iyi gibi sanki. 

Yağmur işi yeniden azıtınca karavana dönüp yeniden İsviçre'ye geçmek üzere yola çıkıyoruz. Yemek molasında o kadar yağmur yağıyor ki dağdan zamanında indiğimize şükrediyoruz.

Dağları aşıp, Rhone vadisine inişe geçiyoruz.


Vadi boyunca bol bol kayısı satıcısı görüyoruz. Aynı zamanda kayısı vadisi olmalı burası.  Bir saatten daha  fazla vadide gittikten sonra yeniden dağlara tırmanmaya başlıyoruz. Manzara büyüleyici...Geceyi Alp dağlarının eteklerinde bir köyde geçiriyoruz. 

21 Temmuz 2014 Alp dağlarında bir köy
Sisler içerisinde uyandım. Ekibin kalanı uyurken çevreyi keşfetmek için yürüyüşe çıktım. Kış sabahları gibi soğuk dışarısı. Köyün aşağısında çağıldayarak akan Rhone nehri var. Nehir kıyısına kadar yürüyüp geri döndüm. Yağmur yeniden başladı. Kahvaltıdan sonra yeniden yola koyulduk. Rhone ırmağı boyunca ilerliyoruz, her iki yanımızda Alp dağlarının farklı zirveleri sıralanıyor. Her yer sis içerisinde. 


Alp dağlarının eteklerinde bir İsviçre köyünde konakladık.


Geceyi geçirdiğimiz çayır. Uzakta köy kilisesi var.

Bizim köyler gibi, küçücük köy, iki kilise...


Yürüyüş için indiğim nehir kıyısından karavanı görebiliyorum.

Yol boyunca sayısız akarsunun dağlardan fışkırıp, Rhone nehrine katılışını izliyoruz.

Furka geçidine yaklaşırken duvar gibi önümüzde yükselen bu dağı tırmanmamız gerektiği anlaşılıyor. Bu dar ve korkutucu yolu kullanmak istemeyenler için tren vagonunda dağın öte yüzüne geçme olanağı var. Biz manzarayı kaçırmak istemiyoruz, sislerin izin verdiği kadarıyla. 

Kıvrıla büküle tırmanıyoruz. Geriye ve aşağıya bakmak ürkütücü. 

Rhone vadisi aşağıda uzanıyor. Biz de Furka geçidini tırmanıyoruz. 

Karşıda nehrin doğduğu yerden aşağı düştüğü şelaleyi izleyebiliyoruz.

Şelalenin arkasında, yukarıda bir buzul var. Koca Rhone nehrini besleyen bu buzul. 

Eriyip küçük bir gölet oluşturan buzul , bu noktada metrelerce aşağı dökülüyor ve 800 km yol teperek Akdeniz'e kavuşuyor. Hava öyle kötü ki,  birden bire çöken sis burnumuzun dibindeki buzulu görmemize engel oluyor. Ancak ucunu görebiliyoruz sislerin arasından.  Hava çok soğuk. 2500 m. yükseklikten sonra aşağı iniş başlıyor.


Her yamaçdan ayrı bir dere fışkırıyor.

Bu kadar su olunca yaz ortasında bahar çiçekleri her yeri süslüyor. 
Huzurlarınızda  Alp dağları çiçekleri... 


İniş de çıkış kadar kötü, ancak iyi yanı şu ki, elli metre önümüzü göremediğimizden sağımızda yer alan uçurumun derinliğinin farkında değiliz. İman gücüyle ilerliyoruz.

Yeni bir vadi, birbirinden güzel dağ köyleri.


Sevimli köyler.

Yemyeşil çayırlar.

Heidi nin köyü uzakta görünüyor, levhanın yalancısıyız....

Chur şehrinde öğlen molası verdik. Küçük bir alışveriş yaptık ve İsviçre'nin Fransa'dan da pahalı olduğu gerçeğini fark ettik. İsviçre'den çıkıp Lichtenstain'e uğradık. Başkent  Vaduz küçük bir kasaba kıvamında. Bu küçük ülke de fazla vakit geçirmeden, Avusturya sınırına ulaştık. Önümüzde İnssbruck  var, oraya ulaşmak içinse geçmemiz gereken 15.7 km.lik bir tünel. Bu kadar mesafeyi yer altında gitmek bana hiçte iyi gelmedi, dağları tırmanmış olmayı tercih ederdim. Zaten bir kısmını uyuyarak geçirdim. Akşam üzeri İnsburg'a vardık. Yeşil alanlardan birinin kıyısına yerleştik. Hemen yanımızda duran bir taksicinin ilgi ve şevkatine nail olduk. Tabii Türk olduğu için, plakamızı görünce bize yakınlık göstermiş. Kısa sohbetin ardından hava kararmadan şehri gezmeye çıktık. Hava soğuk ve yağmur sürekli çiseliyor. Tarihi kısmın çok yakınında olduğumuz anlaşılıyor çabucak. Girdiğimiz bir müzenin avlusundan klasik müzik sesleri yükseliyor. Bir süre bizde katılıyoruz bu güzel orkestranın dinletisine. Hava iyice kararana kadar gezmeye devam ediyoruz. Yorulup arabaya döndüğümüzde yağmur da şiddetini artırıyor. Gece boyunca çalışacak belli.

22 Temmuz 2014 İnssbruck
Sabah uyanınca, dün alaca karanlıkta gezdiğimiz yerleri bir de gündüz gözüyle gezmeye koyulduk. Saat kulesine çıktık ve şehre yukarıdan baktık. 
Hofburg  İmparatorluk sarayı.
Herzog Friedrich caddesi

Saat kulesi

Bu küçük meydanda bulunan bütün binalar birbirinden güzel.


Maria Teresa caddesi



Altın çatı veya Goldenes Dachl 15. yüzyılda yapılmış bir yapı. 
Binanın cephesi heykel, kabartma ve resimlerle süslü.


Saat kulesinde kuş bakışı

Uzakta kış olimpiyatlarının yapıldığı pistler görünüyor.

İnssbruck ayaklarımızın altında..



Yerel giysiler satan bir mağaza.
İnssbruck gezimizi sonlandırıp, rotamızı Salzburg'a çeviriyoruz. Otoyola çıkınca önce Almanya'ya daha sonra yeniden Avusturya'ya dönüyoruz. Çünkü geçit vermez Alp dağlarını ancak böyle aşabiliyoruz. Öğleden sonra Salzburg'dayız. Kayalara oyulmuş ilginç bir kapıdan geçerek eski kente giriyoruz. Nehir kıyısında bir yerlere park edip çiseleyen yağmura aldırmadan kenti gezmeye koyuluyoruz. 




Salzburg kalesi

Salzburg'da doğmuş olan Mozart'ın aile evi müze. Her yıl klasik müzik festivali ile binlerce kişiyi kendine çekiyor Salzburg.


Residanza çeşmesi


Saint Peter Bazilikası

Petersfriedhof  bir mezarlık, katedralin hemen yanında. 

Burası da Salzburgun en eski değirmeni ve fırını. Kiliseye hizmet etmek üzere yapılmış.

Kilisenin fırınından aldığımız sıcak çörekler nefis. Fırıncı , bir Türk genci...

Meydanda bekleyen faytonlar, sizi eski günlere götürmeye hazır.

Salzburg katedrali

Yerel giysileri ile gezinen Salzburglular.

Geceyi geçirmek için kent dışına çıkıyoruz. İki güzel göl kıyısından geçiyoruz. Kalmak için çok müsait görünseler de, park yerlerinde bulunan" akşam park etmek yasaktır" levhaları bizi caydırıyor. Sonunda küçük bir kasabada konaklıyoruz. Yağmur hala yağıyor. Yosun bağlamak üzereyiz. 

Kıyısında geceleyemediğimiz güzel göller. 

23 Temmuz 2014 Avusturya Alplerinde bir köy
Yağmur sesiyle uyandık. 140 km. mesafede  bulunan Graz'a gitmek üzere kontağı çevirdik. Manzaranın göz alıcı olduğu bir güzergahtan geçerek varıyoruz bu küçük üniversite kentine. Yağmur peşimizi nihayet bırakıyor. Güzel güneşli bir gün karşılıyor bizi Graz'da..

Graz yolundan dağ manzaraları

Graza doğru ilerliyoruz.

Yağmur nihayet peşimizi bırakıyor. Güneşe hasret kaldık.


Mur nehri kıyısında kurulan bu kentin yarı nüfusunu öğrenciler oluşturuyor. Graz da öğrenci olan Genç Çağdaş'a misafir oluyoruz. Gün boyu bize rehberlik yapıyor sevgili Çağdaş...Sokaklarda yürüyerek keşfediyoruz Grazı.

Graz opera binası

Landhausholf


Rathaus hükümet binası
Ve Grazın en eski fırını, 1560 dan beri pasta börek pişiriyor..
Yerel kıyafetler burada da çok popüler.

Shlossberg (Kale)  ve gözlem kulesi

Kaleden şehre bakış.

Uhrturn - gözlem kulesi
Kabak çekirdeği yağıyla tatlandırılmış bir Graz lezzeti..
Çağdaş ve Harun yeme yarışındalar...

Akşam yemeği için küçük bir restoranda yerel lezzetleri deniyoruz. Soğuk füme et, siyah fasulyeler ve kabak çekirdeği yağıyla tatlandırılmış salata var benim tabağımda,  seçimimden memnunum. Harun Mantar gulaş istiyor ama onun ki tam hayal kırıklığı.. Ortaya söylediğimiz diğer iki çeşit gulaşı yiyerek hıncını alıyor. Başak klasik takılıp şinitzel istiyor, o da hayatından memnun..Günün bitiminde  Çağdaş'a veda edip şehir dışına çıkıyoruz. İyice yaşlandık galiba, ayrılırken gözlerimiz nemleniyor. Graz çıkışında polis durduruyor. Rutin bir evrak kontrolü gibi, polisler yaptığımız yolculuğa özenerek uğurluyor bizi. Geceyi Slovenyanın Ptuj  kasabasında geçiriyoruz. Bizim kadrolu yağmur bulutu peşimizi bırakmış gibi...


24 Temmuz Perşembe Ptuj Slovenya
Küçük kasabada ilgimizi çeken bir şey yok, Hırvatistana doğru yola koyuluyoruz. Slovenya Vigneti almadığımız için otobana çıkmadan Hırvat sınırına varıp, öğlen olmadan da Zagreb'e ulaşıyoruz. Haritamız yok bu kez. Navigasyonda pek isabetli bir seçin yapmıyor ve bizi şehrin kıyısına götürüyor. Uzun süre yürüyoruz merkeze varmak için, ama şikayetçi değiliz , bir şehri tanımanın en iyi yolu sokakları yaya dolaşmak.. Tabii yanınızda mızırdayan bir ergen yoksa... Yolculuğun son günleri, yorgun muyuz , günümüzde mi değiliz, Zagrebe hak ettiği değeri veremiyoruz. Merkezde bulduğumuz bir pazar yeri bizi en çok eğlendiren yerlerden oluyor. Ufak tefek hediyelik bir şeyler ve dün restoranda tadına baktığımız  kabak çekirdeği yağını bulup,  alıyoruz. 

Pazar yerleri, o yöre hakkında pek çok ip uçlarını barındırıyor..

Zagreb sokaklarını adımlıyoruz.

Bir Hırvat kahramanı Josip Jeleçic. Ban Jeleçic meydanına bakıyor. Meydanın hemen arkasında
 Dolac pazarı var. Oldukça keyifli bir yer. 

  Dolac pazarının girişinde ekmekçi teyze heykeliyle ...
St. Stefan Katedrali İki güzel gotik kulesi ile karşımıza çıkıyor. 

Katedralin içinden..

 Vitraylar her zamanki gibi göz alıcı. 

Gotik kulelerin tepesinden kopan parça..


Hırvatistanın en popüler yemeklerinden cevapçiçi, bildiğimiz ızgara köfte..Porsiyonlar Slav ırkının boyutları göz önüne alınarak ayarlanmış. Oldukça doyurucu..

Çocukluk bu işte...

Onlar da bizim gibi dağa taşa ibadethane dikiyorlar.

Akşam üzeri Zagrepden ayrılıp, Belgrad'a doğru ilerliyoruz. Doğuya ilerledikçe servis istasyonlarının ve özellikle  tuvaletlerin kalitesi düşüyor. Gece saat 22.00 de Belgrad'da, geçen yaz park ettiğimiz noktadayız. Tuna nehri ve Sava nehrinin kucaklaştığı kavşakta dev çınar ağaçlarının altına park edip, soğuk bir şeyler içiyoruz. Nehir deki eğlence gemilerinden müzik sesleri yükseliyor. Müzik güzel ama dozu fazla, uyumayı zorlaştırıyor. Zor da olsa uyumaya gidiyoruz. 

25.Temmuz 2014 Cuma Belgrad
Gece geç uyuyunca, sabah uyanmak istemiyor kimse. Ben onlar uyanıncaya kadar korunun sakinliğinin ve serinliğinin tadını çıkarıyorum. Herkes uyanınca kahvaltı keyfi yapıyoruz. Kimsenin canı kımıldamak istemiyor. Kahvaltıyı sündürüyoruz. Sava nehri üzerinde yüzen oteller var bu sabah. Müzik yayını yapan tekneler de sessizler, geceye hazırlanıyor olmalılar. Öğlen vakti kontağı çeviriyoruz. Hedef Niş kenti. İki saatlik bir yolculuktan sonra küçük bir Anadolu kentine benzeyen Niş'e varıyoruz. Öğlen yemeği için biraz börek ve meyve alıp, kısa bir tur atıp kentten ayrılıyoruz. Akşam saatlerinde Bulgaristan'a giriyoruz. Yaklaşan bayram nedeniyle Türkiye'ye doğru akan gurbetçi seline kapılıyoruz. İnanılmaz miktarda çer çöp bırakarak ilerliyorlar. Yarın İstanbul'da olacağız. Güzel bir yolculuk daha sona eriyor...Geride gezilmemiş sokaklar, çıkılmamış yamaçlar, görülmemiş müzeleri bırakarak, eve dönüyoruz. İsviçre Alplerini ve Paris sokaklarını yeniden gezmeyi planlamaya başladık bile....

Yolculuğumuz 28 Temmuz 2014 de Antalyada son buldu. Toplam 11.000 km yol yapıldı. 

Gidiş güzergahı: Antalya- İstanbul- İgomenista(yunanistan)- Bari (İtalya) - Ancona- San Marino_ Rimini- Verona- Garda - Milano- Cenova- İtalyan Rivearası- Nice- Grass- Verdon Vadisi- Marsilya- Arles- Avignon- Narborn- Andorra- Tolouse- Sarlat- Bordo- Tours-Paris 

Dönüş Güzergahı: Paris- Disneyland- Provins- Dijon- Lozan( İsviçre)- Cenevre- Chamonix(Fransa)-İsviçre Alpleri-Liehtenstain - İnsbruck- Salzburg-Graz- Zagreb- Belgrad- Sofya- İstanbul- Antalya 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder