HEDEF FRANSA...
BÖLÜM 1
26.Haziran 2014 Antalya
Ertesi gün çıkmayı planladığımız yolculuk, bir gün önce başladı. Apar topar yüklenen eşyalarla, eksiksiz yola koyulduğumuzu umuyoruz. Günlerce öncesinden hazırladığımız ihtiyaç listesi kontrol edildi son dakikada, her şey tamam, kontağı çeviriyoruz. Dakika bir gol bir, enerji sisteminde bir bozukluk olduğundan kuşkulanıyoruz. Akü boşalmış, buzdolabı çalışmıyor. Araç hareket edince akü dolmaya başladı, ancak güneş panellerinden akülerin beslenip, beslenmediğinden emin değiliz. Afyon - Kütahya arasında mola verip geceyi geçiriyoruz.
27 Haziran 2014 Kütahya
Erken kalkıp bir süre yol aldık. Kahvaltı için Frig vadisi kenarında yer alan baraj gölünü seçtik. Yağışsız geçen kışın ardından, gölün suyu çekilmiş ama su kuşları hala oradalar. Hava serin, üşüyerek kahvaltı yapıyoruz. Antalyayı 40 derece bıraktığımıza kim inanır.. Enerji sistemi ile ilgili sorunun bizim vesvesemizden öte bir şey olmadığı anlaşıldı, yola rahat devam ediyoruz. Öğleden sonra İstanbul'dayız, Oğlumuz Ekinle birlikte öğlen yemeği yedikten sonra yola devam ediyoruz. Akşam üzeri İpsala'ya varıyoruz. Seyahat ve trafik sigortamız yarın başladığı için sınırı yarın geçmeyi planlıyoruz. Benzinci "İpsala'nın sivrisineği çoktur, Enez'e gidin siz" diye akıl verince direksiyonu Enez'e çeviriyoruz. Enez Çanakkale'nin Yunan sınırındaki ilçesi ve Ege denizi kıyısında. Meriç nehrinin denize döküldüğü deltanın hemen yanı başında kurulmuş sakin bir kıyı kasabası. Uçsuz bucaksız pirinç tarlalarını, yüzlerce irili ufaklı su kuşunu ve yemyeşil ovayı aşıp Enez'e kısa süre sonra ulaşıyoruz. Yazlıklar bu kıyıyı da istila etmiş çok şükür. İnce kumlu plajın hemen arkasında kendimize konaklayacak bir yer bulup, akşam yemeği hazırlığına girişiyoruz. Ama İpsala'nın sineği çoktur siz Enez'e gidin diyen arkadaşı sevgiyle anmamıza sebep olacak sivrisinekler, güneş batmaya hazırlanırken ortaya çıkıyorlar. Bir süre çırpınıp, sonunda yenik düşüyoruz. Karavana girip bütün delikleri tıkıyoruz. Sineklerin ısırdığı yerler balon gibi şişiyor.
Enez sahilinde akşam yemeği hazırlığı
Enezin İnce kumlu plajı, göz alabildiğine uzanıyor.
Meriç deltası zarif bacaklı su kuşlarının süslediği pirinç tarlalarıyla kaplı.
Meriç deltası
28 Haziran 2014 Enez
Erken kalkıp, zarif su kuşlarını seyrederek, pirinç tarlalarını aşarak, bir an önce İpsala gümrük kapısına ulaşıyoruz. Sınırı sorunsuzca geçip, otobanda ki park yerlerinden birinde kahvaltı yapıyoruz. Amacımız oyalanmadan İgomenista'ya varmak ve feribota yetişmek. Fazla mola vermeden akşam üzeri İgomenista'ya varıyoruz. Kısa bir araştırmadan sonra biletlerimizi alıp, gemi saatini beklemek üzere geçen gelişimizde kaldığımız plaja karavanı çekip biraz dinleniyoruz.
İgomenista plajı
Uzun süren yolculuktan sonra Adriyatik denizinin serin rüzgarı iyi geliyor..
Başak denize girip serinliyor, biz rüzgarla yetiniyoruz.
Güverte diye satın aldığımız biletle yolculuk yaptığımız yer.
Fransız bir karavancı ile tanışıp beraber çay içip, yarım yamalak bir sohbet bile tutturuyoruz. Akşam yemeğinden sonra gemiye binmek üzere limana geri dönüyoruz. Süperfast II adına pek yakışmayacak şekilde rıhtıma geç yanaşıp, zamanından çok sonra hareket ediyor. Güverte diye satın aldığımız biletlerle geminin yarı açık , üzeri kapalı kısmına yerleştiriliyoruz. Bizden başka karavanlar da var ama sağımız solumuz Tır dolu. Yerimiz hiç hoş değil ama yapacak bir şey de yok.Harun halsiz ve baş ağrısı var. Biran önce yatıp yolculuğun bitmesini beklemek en iyisi...
29 Haziran 2014 Adriyatik denizi
Gözümüzü Denizin ortasında açıyoruz güne. Harun kendini hasta hissediyor. İnleyerek yatmaya devam ediyor. Enez de yediği kokoreçler mi yoksa ısırınca derimizi balon gibi şişiren sivrisinekler mi sebep oldu bilmiyoruz ama mikrop kapmış gibi görünüyor. Hafif bir ateş de var.Kahvaltıdan sonra gemiyi dolaşmaya çıktım. Üst taraf oldukça lüks, restoranlar, casinolar , ne ararsan var.Yan tarafımıza park etmiş olan tır şoförü kasasının brandasında ki kesiği fark etmiş, dövünüyor. Yine kaçaklar saklandı arka tarafa diye bildiği bütün küfürleri sıralıyor. Limana girdiğimizde onu kaçaklar ve polisle baş başa bırakmak zorunda kalıyoruz. Öğlen vakti Bari rıhtımına iniyoruz.. Kıyı boyunca yolu takip ederek Ancona'ya doğru ilerliyoruz.
Öğlen yemeği için mola verdiğimiz kasaba.
Deniz kenarına ulaşmak için çabalayıp duruyoruz.
Ulaşılabilen her yere ya bina yapmışlar yada şezlong şemsiye dikmişler. Geri kalanlarsa ulaşılamayanlar.
Otobandan çıkmadan San Marino'ya doğru yola koyuluyoruz. İtalya'nın içerisinde ayrı bir cumhuriyet olan bu minik devletcik, bir masal kenti olarak dağların üzerinden karşımıza çıkıyor. Hava bulutlu, bu nedenle sislerin arasından kayalıklara kurulmuş bu küçük ülkenin görünüşü gerçekten masalsı. Ortaçağ burçları, San Francesco Kilisesi, Aziz Marino'nun kutsal eşyalarının sergilendiği bazilika ve hükümet konağı San Marino'nun tarihi dekorunun başrol oyuncuları. Aşağıdaki fotoğraflar bunu kanıtlıyor..
San Marino
San Marino
Bir ortaçağ kenti San Marino
Hükumet konağı
San Marino
San Marino
San Marino
San Marino bazilikası
Ortaçağ surları
San Marinodan İtalya'ya bakış
San Marino
Kale
Kale
San Marino
Masallardaki şatolar gibi.
San Marinodaki gezimiz bitince, aşağıya Rimini'ye iniyoruz. Harun hala hasta, San Marino sokaklarında esen buz gibi rüzgar onu eskisinden de beter etti galiba... Onu karavanda dinlenmek için bırakıp, Başak ve ben Rimini sokaklarını dolaşmaya gidiyoruz. Kıyıdan biraz içeride kurulan bu sevimli İtalyan şehri Roma dönemi ile orta çağdan kalma pek çok güzel yapıyı titizlikle koruyup günümüze ulaştırmayı başarmış.
Rimini
Piazza Cavour ve şehir tiyatrosu
Pazar yeri
Eski bir pazar yeri, günümüzde de kullanılıyor.
Pazar yerinin dört köşesinde yer alan çeşmeler.
Roma dönemi kalıntıları.
Arabaya geri döndüğümüzde Harun'u bozulan hidroforu tamir etmeye çalışırken buluyoruz. Hepimizi bunaltan tamir süreci başarılı sonuçlanıyor, çeşmeden su akmaya başlıyor sonunda.. Deniz kıyısına gidip kalacak boş yer arıyoruz ama neredeyse imkansız. Aracımızı park edip, bir kaç dakika kalacak yer bile bulamıyoruz. Sanki bütün İtalya bu kıyılara hücum etmiş gibi. Sıkılıp Ravenna'ya doğru gidiyoruz. Arabayla bir tur atıp, akşamı karşılamak üzere bir yer bulup konaklıyoruz. Harun'un hastalığı hepimizin tadını kaçırıyor. Erkenden yatıp uyuyoruz.
01 Temmuz 2014 Ravenna
Geceyi geçirdiğimiz park yerinden ayrılıp, Veronaya doğru ilerliyoruz. Öğle saatlerinde Veronadayız. Adige nehri kıyısında kurulmuş olan Verona, Shakespeare'in ünlü romantik aşıkları Romeo ve Jülyetin şehri.
Adige ırmağının kıyısından Verona
Adige kıyısından İtalyan Mimarisi..
Bir katedral daha..
Romeonun altında serenatlar yaptığı balkon,
Jülyetin balkonu, günümüzün Jülyetleriyle dolup taşıyor.
Jülyetin heykeli, sağ göğsüne dokunup dilek tutmak adetten olmuş, sağ meme parıl parıl parlıyor.Başak da yapışıyor Jülyetin cansız suretine, dileği ne bilmiyoruz. Jülyetin avlusu tıklım tıkış, avluya giriş için kullanılan geçidin duvarlarında binlerce aşığın ismi ve dilekleri. Avlunun bir köşesi aşklarını garantiye almak isteyen gençlerin kilitleriyle dolu. Kalabalığı yararak avludan çıkıyoruz. Büfeden aldığım küçük bir şehir haritası şehrin görülmesi gereken yerlerini işaret ediyor. Sokaklarda gezinen kalabalığa karışıyoruz.
Verona sokakları
Roma döneminden kalma arena
Arenanın içi konser ve gösteriler için metal yığınları ile doldurulmuş durumda..
Veccio Kalesinin giriş kapısı, tehlike anında yukarı çekilip, çevresindeki hendekleri arkasında güvende kalıyor..
Veccio Kalesi
Veccio Kalesi
Gün batımında Adige ırmağı kıyısında Verona kenti.
Ponte del Pietra (taş duvarlı köprü)
Veccio Kalesi
Piezza del Signori
Verona sokaklarındaki gezimiz sona erince geceyi geçirmek üzere Garda gölü kıyısına gidiyoruz. İtalyanın en büyük gölü, pek çok otel ve tatil köyünün bulunduğu bir turizm merkezi. Ancak karavanların her yere park edip gecelemelerinden hoşlanmıyor galiba bu yörenin insanları. Otoparkların çoğunda 2 m. yüksekliğinde bariyerler var, karavan giremesin diye. Garda da uygun yer bulamayınca, yanda ki kasabaya Torri'ye geçiyoruz. Gölün çevresinde manzaralı bir yer bulup, akşam yemeği hazırlıyoruz. Günü göl kıyısında uğurluyoruz. Başak ve ben kısa bir yürüyüş yapıyoruz sokaklarda, yağmur başlıyor biz arabaya dönerken. Harun hala hasta, bir kaç kadeh rakı içerek hastalığa savaş açıyor, sonucu ancak yarın göreceğiz..
Garda gölü kıyısında
02 Temmuz 2014 Garda Gölü
Güne bulutlu bir gökyüzüyle başlıyorum. Herkes uyurken, kısa bir yürüyüşe çıkıp, çevreyi dolaşıyorum.Küçük bir limanı olan sevimli kıyı kasabası henüz uyanmamış. Akşamdan kalan yağmurun izlerini silen bir kaç turistik tesis çalışanından başka kimse yok gibi sokaklarda. Bir fırının önünden geçerken, kahve ve çörekle kahvaltısını yapan gezginleri görüyorum. Gölün çevresinde yer alan tepelere çıkış yollarını gösteren krokileri bulup, arabaya dönüyorum. Harun inleyerek uyanıyor, mikropların rakıya yenik düşmedikleri belli. Yola çıkarken olası diş ağrısı için aldığımız antibiyotiği içiyor. Kahvaltıdan sonra yamaçta ki dar yoldan kıvrıla büküle tepelere doğru çıkıyoruz. Göle yukarıdan bakacağımız nefis manzaralar göreceğimiz bir köye geldiğimizde karavanı park edip, biraz yürüyoruz. Hemen yanımızdan direksiyonu sağda, üzeri açık 1950 lerden kalma sarı bir araba geçiyor. Yaşlı bir hanımefendi var direksiyonda, eşarbı uçuşuyor, ahşap sandığı bagajın üzerine deri bağlarla bağlanmış... Zamanda yolculuk yapar gibiyim..
Garda gölü kenarından küçük bir kale
Garda gölü kıyılarında irili ufaklı onlarca minik barınak var.
Küçük yat limanlarından biri.
Göl kenarında ki sevimli evlerden...
Göl ayaklarımızın altında, çevresi yemyeşil.
Tepede ki küçük köyün mezarlığı.. Ölüler küçük kavanozcuklarda..
Tepelerde ki gezintiden sonra Milano'ya doğru yöneliyoruz. Otoyola girmeyip, küçük köylerin , kasabaların arasından geçerek Milano'ya varıyoruz. Hedefimizde karavanla ilgili bazı konular var. Ama pek çözüm bulamadan ayrılıyoruz Milano'dan ve hava kararmadan Cenova'ya varmak üzere otobana çıkıyoruz. Gün battıktan bir süre sonra Cenova'nın hemen dışında bir kıyı kasabasında geceyi geçirmek üzere park ediyoruz. Rıhtımda yapılan küçük bir yürüyüşten sonra uyumaya gidiyoruz.
03 Temmuz 2014 Cenova
Alınan ilaçlar sonuç verdi, Harun güne iyi başlıyor. Akdeniz kıyısında yapılan keyifli kahvaltıdan sonra Cenova'yı gezmek üzere şehir merkezine yöneliyoruz. Tarihi merkeze çok yakın bir yere, limanın girişine park edip eski limanı, bizim tarihten tanış olduğumuz Cenevizlilerin rıhtımlarını görerek işe başlıyoruz. Limanın hemen arkasında başlayan ara sokaklara dalıp, cıvıl cıvıl hareketli yaşama dahil oluyoruz. Girdiğimiz bedesten türü yerler bize Eminönü'nü hatırlatıyor. Değişik lezzetlerin sergilendiği tezgahları dolanarak ilerliyoruz. Kiminin tadına da bakıyoruz.
30 km.lik rıhtımı olan bu kıyı şehrinde hem günümüzden hem de geçmişten pek çok görülecek şey var. Kristof Kolomb az evvel rıhtıma yanaşmış gibi..:)
Yüzyıllar öncesinden kalma rıhtım duvarları ,
hani Orta çağda Galata'da yaşayan Cenevizliler var ya işte onların limanı..
Cenova rıhtımında.
San Lorenzo Katedrali, iç mekanlarda ki muhteşem freskler görülmesi gereken eserlerden.
Ducale sarayı
Porta Soprana
Kristof Kolombun evinin önünden Soprana kuleleri ve giriş kapısı
Kristof Kolombun çocukluğunun geçtiği ev.
Ferrari meydanı
Burası da Barbaros'un amansız düşmanı Kaptan Andrea Doria nın evi. Doria ailesi Cenova'nın en sözü geçen ailesi o devirde. Şehrin yönetimini uzun süre ellerinde bulundurmuşlar.
Cenova
İtalyan Rivierası boyunca yola devam edip, Fransa'ya doğru ilerliyoruz. Ligurya bölgesi kıyılarında birbirinden güzel kasabalara gire çıka San Remo'ya kadar ulaşıp, mola veriyoruz. Hava sıcak, bu yüzden kıyıda esintili bir yer bulup, soğuk içeceklerle kendimizi ödüllendiriyoruz.
San Remo
San Remo
San Remo
İtalya sınırını aşıp, Fransa'ya geçiyoruz.
Akdeniz sahilleri birbirinden sevimli tatil kentleri ile dolu.
Monaco uzaktan görünüyor...
Monte Carlo
Monaco sosyetesi Cartierin açılışında...:)
İtalyayı ardımızda bırakırken, Fransız Rivierası önümüzde uzanıyor.
Muhteşem güzellikte Fransız sahil kasabalarından birinde...
Akşam gün battıktan sonra Nice'e ulaşıyoruz. Geceyi geçirmek için uygun bir yer bulup park etmemiz epey vakit alıyor. Toplu taşımayı kullanarak şehir merkezine iniyoruz. Gece Nice'de yaşam kıpır kıpır. Geç saatlere kadar sokaklarda gezip yine tramvayı kullanarak geri döndük.
Tramvayla şehre iniyoruz.
Nice sokakları eğlenceli kalabalıklarla dolup taşıyor...
Sahil bantı eğlence arayan turistler ve serinlemek isteyen Fransızların akınına uğramakta..
04 Temmuz 2014 Nice
Bulutlu ama sıcak bir havada uyandık, kahvaltıdan sonra tramvayı kullanarak şehre indik. Akropol durağında indik. Gece eğlence ve çılgınlık kokan sokaklar gündüz tamamen farklı bir havada. Dar sokaklar yiyecek içecek ve çeşit çeşit malzeme satışı ile canlanmış durumda. 1870 yılına kadar İtalyan hakimiyetinde kalan kentte İtalyan mimarisinin etkileri kolayca görülüyor. Dar sokaklar, ince uzun pencereler, çiçekli balkonlar....
Nice
Tarihi merkezin hemen yanındaki Şato tepesine çıkıp, şehre yukarıdan bakıyoruz. Biz kente yukarıdan bakarken, daha da yukarıda bulutlar toplaşıyor, rüzgar fırtınaya dönüyor..Yağmur başlıyor. Tepeden aşağı inip, kentin sokaklarına karışıyoruz. Yağmur tadımızı kaçırıyor ama, gördüğümüz şeyler öyle hoş ki, bir yere sığınıp beklemektense ıslanarak bu güzelliklerin tadını çıkarmayı yeğliyoruz.
Tarihi merkezin hemen yanındaki Şato tepesine çıkıp, şehre yukarıdan bakıyoruz. Biz kente yukarıdan bakarken, daha da yukarıda bulutlar toplaşıyor, rüzgar fırtınaya dönüyor..Yağmur başlıyor. Tepeden aşağı inip, kentin sokaklarına karışıyoruz. Yağmur tadımızı kaçırıyor ama, gördüğümüz şeyler öyle hoş ki, bir yere sığınıp beklemektense ıslanarak bu güzelliklerin tadını çıkarmayı yeğliyoruz.
Yat limanını.
Güney kıyılarında sıklıkla karşımıza çıkan Afrika kökenli Fransızların mutfağı vitrinlere yansıyor. Çok çeşitli şıralı tatlı görüyoruz bu tarz dükkanlarda. Pek çoğunun tadına bakıyoruz.
Sokak arasına kurulmuş küçük pazar yerinde görüyoruz bu küçük domuzcuğu...Bir başka akrabası da bir kaç tezgah ötede ama onun akibeti feci, düşman başına...
Bir evvelki karede sözü edilen yakın akraba....
Fırınlar ve pastaneler çok baştan çıkarıcı...
Bu güne kadar görmediğimiz çeşitlilikte sucuk cinsi ile tanışıyoruz.
Ve Akdeniz ikliminin altın meyvesi zeytin burada da hak ettiği itibarı görüyor.
Baştan çıkmaya hazır olanlar için damak çatlatan lezzetler vitrinden çağırıyor...
Öğle yemeğinin ardından Nice'den ayrılıp sahil boyunca ilerliyoruz, sırada Cannes var. Ancak kıyı kentlerinin ortak sorunu, kalabalık ve trafik bizi kısa sürede canımızdan bezdiriyor. Küçük bir gezinin ardından dağlara doğru yöneliyoruz. hedefimiz Verdon Vadisi....
Cannes
Cannes
Dağlara doğru yöneldiğimizde önümüze çıkan bu küçük kasaba Grasse. Tepenin yamaçlarında kurulan bu harika yerleşim yerinin özelliği parfüm imalatındaki haklı ünü. Sokakları parfüm kokan bu kasabayı Dünya kupası maçı yüzünden ölüm sessizliği içinde geziyoruz. Hayat 90 dakika için durmuş gibi..
Grasse
Parfüm ve sabun imalatçısı bu küçük dükkanların önünden geçerken sokağa yayılan parfüm kokuları nefis.
Parfüm imalatında kullanılan alet edevat..
Bu yöreye ait giysilerin sergilendiği sevimli bir müzeyi geziyoruz. Ev sahibi parfüm imalatçısı ve
dükkan hemen altta yer alıyor.
Yerel giysiler göz alıcı.
Parfüm kokularından güçlükle ayrılıp, bizi verdon vadisine götürecek yola yeniden çıkıyoruz. Orman ve dağ manzaralarını izleyerek yaptığımız zevkli bir saatlik yolculuğun sonunda akşam gün batımında Vadinin girişinde yer alan Castellane köyüne varıp, dere kenarına yerleşiyoruz. Akşam yemeği yerken yağmur yeniden başlıyor. Tıpırtılarını dinleyerek uyumak ninni gibi...
05 Temmuz 2014 Castellane
Uyanır uyanmaz köyün içinde kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz. Köy meydanında kurulan küçük pazar yerini gezip, araca döndüğümüzde Başak'ın uyandığını görüyoruz. Hepimiz vadiye doğru yola çıkmaya hazırız. Tabelaları ve navigasyonu izleyerek ana yoldan ayrılıp vadiye giriyoruz. Yol bir noktada ikiye ayrılıyor. harita her ikisininde vadi boyunca gittiğini gösteriyor ancak bir noktadan sonra akarsuyu göremez olunca yanlış yola mı girdik diye tereddüte kapılıyoruz. İlerledikçe akarsu zaman zaman yaklaşıp uzaklaşıyor. Vahşi kanyon manzaraları bizi büyülüyor.
Castellane köyü
Eski köprü park yerini ana yola bağlıyor.
Vadi boyunca ilerliyoruz.Orman ve dağlık manzara etkileyici.
Kahvaltı molası verip, sessiz ve ıssızlığın tadını çıkarıyoruz. Sabah çayı bizi kendimize getiriyor.
Metrelerce altımızda yer alan ırmak, vadi tabanını , kayaları oyarak binlerce yılda oluşturduğu çukurda çağlıyor.
Kanyona metrelerce yukarıdan bakıyoruz.
Vahşi manzaralar...
Çılgınların ve adrenalin tutkunlarının bungeejumping yaptıkları köprü,
kanyonun iki yakasını birbirine bağlıyor.
Verdon vadisi
Vadinin sonu küçük bir göle açılıyor. Gölden kiraladıkları kanolarla vadi boyunca ilerleyenleri
yukarıdan görmek mümkün bu mesafeden.
Şatolar yol boyunca ilgimizi çeken şeylerden biri..
Vadinin girişinde bizde bir kano kiralayıp ırmağın serin suları boyunca pedal çeviriyoruz.
Öğlen yemeğinin ardından bulduğumuz küçük gölgede çay keyfi yapılıyor...
Verdon vadisinden ayrılıp, Aix Provence yoluna girdiğimizde yolumuza lavanta tarlaları çıkıyor.
Mis kokulu lavanta tarlaları, hem burnumuza hem gözümüze şölen sunuyor.
Roma dönemi kalıntıları.
Çınarların süslediği bu gölgeli yollardan sıkça geçiyoruz, ama her geçişimizde aynı hayranlığı,
aynı sevinci yaşıyoruz. Çok güzel...
Aix Provence
Gün biterken Marsilya'ya ulaşıyoruz. Geceyi geçirmek için uygun bir yer bulmamız çok vaktimizi alıyor. Geç vakitte şehir merkezine inip sokaklarda geziyoruz.
Şehre girerken Marsilya manzaraları
Katedral de la Mayor
Opera binası
Marsilya sokakları kıpır kıpır, turistler ve gençler her yerdeler. Arka sokaklarda farklı bir hava var, batakhaneler ve fuhuş sektörü iş başında...
06 Temmuz 2014 Pazar Marsilya
Kahvaltının ardından yürüyerek merkeze doğru yürüyoruz. Yol üzerine kurulmuş bir bit pazarı görüp, tezgahları kurcalarken, Diyarbakır'dan göç edip, Marsilya'ya yerleşmiş Ermeni bir vatandaşımızla karşılaşıyoruz. Agop bizimle uzun süre sohbet ediyor.Kuyumculuk yaptığını öğreniyoruz. Sokakları dolanarak limana doğru ilerliyoruz. Kiliseler, kaleler, kalabalıkların ve çeşitli milletten insanların doldurduğu pazar yerleri derken yorgunluktan ve sıcaktan bitkin düşüyoruz.
Reform Kilisesi
Bit pazarı tezgahlarının arkası özellikle Afrika kökenli Fransızlarla dolu...Renkli yerel giysileri göz alıcı..
Bit pazarında koltuktan iğneye her şey var.
Intercontinental Hotel
Limanın arka sokakları.
Sabun yapımcısı.
Çeşit çeşit sabunlar.
Limanın arka sokakları.
Saint Laurent Kilisesi
Liman
Saint Jean şövalyelerinin Kalesi
Modern sanatlar müzesine Saint Jean kalesinden bir köprüyle geçiliyor.
Kale
Limandan görünüş.
Marsilyadan ayrılıp, Camargue doğal parkına doğru yol alıyoruz. Bu bölge irili ufaklı göller ve haliçlerle oldukça hareketli bir yapıya sahip. Rhone nehrini feribotla geçip, doğal park sınırlarına giriyoruz. Göle yaklaştığımızda pembe kanatlarıyla flamingo sürüleri karşımıza çıkıyor.
Milli park flamingoların, beyaz atların ve siyah boğaların yaşam alanı..
Sessiz olursanız flamingolara yaklaşmak mümkün...
Pembe kanatları uçarken daha iyi gözlenebiliyor...
Çayırları gördük ama ne beyaz atlar ne de siyah boğalar rast gelmedi...Gece konaklamak için harika gibi görünse de sivri sinek korkusu bizi gölden uzaklaşmaya ikna ediyor. Göl kıyısından ayrılıp Arles'e doğru ilerliyoruz. Roma döneminden kalma pek çok eser var bu küçük kentte. yağmur çiselerken antik kentin kapılarından giriyoruz. Geçmiş yüzyıllardan kalmış gibi giyinmiş bir grup kadınla karşılaşıyoruz. İlerledikçe, yerel giysilerini giymiş pek çok kişi daha çıkıyor karşımıza. Arenaya ulaştığımızda bunun atlarla ve yerel giysilerle yapılan bir gösteri olduğunu anlıyoruz ama yazik ki sonuna yetişmişiz.
Arles'deyiz..
Arena
Yerel giysileri ile Arlesli hanımlar
Geçmişten günümüze ulaşmış geleneksel giysileriyle dönüp dönüp bakmamıza sebep oluyor bu zarif kadınlar.
Geçen yüzyıldan kalma teyze...
Arles sokakları..
Roma döneminden kalma arena, günümüzde boğa güreşlerine ve konserlere ev sahipliği yapıyor.
Yerel motiflerin süslediği tekstil ürünleri ..
Rhone nehri kentin kıyısından geçip, Akdeniz'e akıyor. Arles'ten ayrılıp, geceyi geçirmek üzere sakin bir yer arıyoruz. Gün batımında geldiğimiz Tarascon tam istediğimiz gibi. Yağmur peşimizi bırakmıyor. Bütün gece arabanın kaportasında tıpırdıyor.
07 Temmuz 2014 Pazartesi Tarascon
Koyu gri bir gökyüzüyle karşılaşıyoruz gözümüzü açınca. Kahvaltı sonrasında Tarascon'u gezme planları yağmurun artmasıyla birlikte suya düşüyor. Yine de şatonun ve kente adını veren ve Rhone nehrinde yaşadığı iddia edilen efsane canavarın fotoğraflarını çekecek kadar vakit veriyor bize yağmur.
Taraskon şatosu, uzun süre hapishane olarak kullanılmış.
Bu da şehre adını veren efsanevi Tarascon canavarı, neredeyse sevimli demek geliyor içimden...
Yağmur şiddetlenirken Tarascon 'dan ayrılıyoruz.
Abbey de Saint Michael 'e uğruyoruz, ormanlar arasında harika görünüyor. Ama uzun süredir görmediğimiz şiddette bir yağmur pencereden fotoğraf çekmeme bile izin vermiyor. Gökler yırtılırken rotamızı Avignon'a çeviriyoruz. Şiddetli yağmur bıkıp usanmadan saatlerce yağıyor. Büyük bir alışveriş merkezine sığınıp, hırsımızı alışverişten çıkarıyoruz.İkindi vakti yağmur duruyor, Zorlukla bulduğumuz park yerinden şehir merkezine yürüyoruz. 1300 ile 1376 yılları arasında Papalık merkezi olarak kullanılan bu şehirde görecek çok şey var. Benim için ayrıca heyecan veren bir tarafı daha var bu kentin. Avignon beşlisi kitaplarının beşini de bu kış okumuştum. Romanda geçen mekanları görmek beni keyiflendiriyor.
Avignon şehrini çevreleyen surlar
Papalık sarayının arka cephesi
Papalık sarayı
Rhone nehri şehri ikiye bölüyor
Aziz Bezenet köprüsünden papalık sarayına bakış.
Aziz Bezenet köprüsü
Surlar ve Bezenet köprüsü
Papalık tarafından 1376 yılına kadar kullanılan saray.
Papalık sarayı
Avignon'un tepeden görünüşü
Papalık sarayı
Papanın sarayı
Sarayın hemen yanındaki kiliseden ayrıntı.
Bezenet isimli çoban bir rüya görür ve adını taşıyan köprünün yerini işaret ederek buraya bir köprü yapılmasını sağlar. Gösterdiği mucizelerle azizlik mertebesine yükselen St. Bezenet'in köprüsü 1600 lü yıllar geldiğinde Rhone nehrinin gazabına uğrar ve yıkılır. Bu gün ancak yarısı ayakta kalan köprü ziyaretçilerin akınına uğrayan yerlerden Avignon'da.Köprünün üzerinde kendi adını taşıyan bir de küçük Şapel bulunuyor.
Sarayın hemen üst tarafında yer alan Avignon bahçeleri...
Rhone nehri
Akşam gün batarken ayrılıyoruz Avignon'dan. Önümüzde Roma döneminden günümüze dimdik ayakta kalan 2000 yıllık bir köprü var. Pont du Gard...
Pont du Gard , Gecenin karanlığı çökerken , ışıklarıyla mücevher güzelliğinde...
Roma köprüsünü arkamızda bırakıp otobana çıkmak üzere yola koyuluyoruz. Fakat Otoban gişelerine gelinceye kadar vakit epey ilerliyor. Şans bizden yana değil bu akşam. Otobanda ki gişede görevli yok, para veya kredi kartı istiyor ancak her ikisini de kabul etmiyor. Geri gitmek istiyoruz ancak dönüş yok. O kadar uzun süre debeleniyoruz ki Jandarma geliyor ve bilet alıp geçmemizi buyuruyor ancak bilet alma konusunda pek yardımcı olmuyor. Sonunda diğer yönden gelen bir tır şoförü makinenin üzerindeki kırmızı butona basarak yardım istememizi söylüyor. Kırmızı düğme işe yarıyor. Hattın ucunda ki görevli, makinenin çalışmasını sağlıyor. Makine paramızı kabul ediyor ve bir bilet veriyor. Fransız otoban şirketine pek de hoş olmayan sözler sarf ederek otobanda ilerleyip ilk bulduğumuz servis istasyonunda bayılıp yatıyoruz. Gün boyu yağmurun berbat ettiği günü otoban otomatları ile mücadele ederek bitiriyoruz.
08 Temmuz Salı Montpelier
Servis alanında uyandık, kahvaltı ve ikmal işlerinin ardından yola çıkmaya hazırız. Su depolarımız dolu, pis su tanklarımız boşaltılmış durumda. Hedefimiz Narborne de karavan malzemeleri satan markete uğramak. Otobandan Narborne'a kadar ilerledik ancak bu kez de otobandan çıkışımız problem oldu. Yanlışlıkla kredi kartı alan gişeye girmişiz ancak makine bizim kredi kartlarını beğenmiyor bu kez de.. Üzerimde bulunan üç değişik kredi kartı da makine tarafından beğenilmeyip tükürülüyor. Çıkıp , başka bir gişeye gececeğiz ama biletimiz makinede kaldığı için çıkamıyoruz. Kırmızı buton bir kez daha işe yarıyor. İngilizce bilen bir görevli yandaki gişeye geçip nakit para koymamızı söylüyor. Bilet olmadan geçiyoruz yan gişeye, neyse ki hattın ucunda bulunan görevli ücretin biletsiz tahsil edilmesini sağlıyor.Otobandan çıkıyoruz , sanırım bir daha otobana zorunlu olmadıkça girmeyeceğiz. Zaten ücretler inanılmaz yüksek. 100 km yol için 13- 14 euro ödememiz gerekiyor. Üstelik otobanlara girince çevrede ne var ne yok kaçırıyoruz. Narborne'a ulaştığımızda saat 13.00 dü ve tam öğlen molası. Fransızlar bu öğlen molası konusunda pek prensip sahibi insanlar. Üstelik iki saatlik öğlen molası veriyorlar. Vakit geçirmek için Plaja iniyoruz. İnce kumlu ve oldukça sığ bir plajı var Narborne'nın . Yüzecek derinliği bulmak için epeyce yürümek gerekiyor. Temiz ve uzun plaj göz alabildiğine uzanıyor. Öğlen yemeği ve deniz banyosu derken saati 15.00 yapıp, markete geri dönüyoruz.
Narborne plajı
Narborne'dan ayrılıp Perpignan'a oradan da Andorra'ya geçmek üzere yeniden yola koyuluyoruz. Perpignana ulaştıktan sonra kıyı şeridini terk edip Prene dağlarına tırmanmaya başlıyoruz. Hava sıcaklığı kısa süre sonra değişiyor. Bitki örtüsü de tabii. Yol üzerinde harika bir Fransız köyü geziyoruz.Villefrance de Conflent...
Villefrance de Conflent...
Villefrance de Conflent...
Villefrance de Conflent sokakları
Odun ateşinde pişmiş sıcacık ekmekler alıyoruz. Her yerde taze ve çeşit çeşit ekmek üreten fırınları bulmak mümkün Fransa'da ..
Bu şirin köy İspanya ve Fransız kültürünün izlerini taşıyor. Her iki dilde tabelalar görmek mümkün.
İlginç dükkan levhaları, içerik hakkında ipuçları veriyor...
Tren yolu da kara yoluyla beraber tırmanıyor sarp dağlara.
Şatolar burada da sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Güneş son ışıklarını bulutlardan süzerek gönderiyor.
Dağların zirvelerine doğru tırmanıyoruz.
Sis çöküyor ve çevremizi görmemiz zorlaşıyor.
Gece konakladığımız kasaba.
Yükseklik arttıkça inanılmaz güzellikte orman yollarından ve dere kenarlarından ilerliyoruz. Sonunda o kadar yükseliyoruz ki sis çevremizi sarıyor ve 50 m. önümüzü zor görerek Andorra sınırına geliyoruz. Yol ikiye ayrılıyor, biri paralı tünele götürecek bizi, diğeri dağı tırmandıracak. Biz dağa tırmanan yolu tercih ederek sislerin içinde yolumuza devam ediyoruz. Sonunda bir alışveriş cennetine dönüşmüş küçük bir kentin kenarında park ederek geceyi geçirmeye hazırlanıyoruz. Hava çok soğuk, bu yüzden bütün gece ısıtıcıyı çalıştırıyoruz, sislerin arasından görebildiğimiz manzara çok güzel.Bulutların arasında uykuya dalıyoruz.
09 Temmuz 2014 Andorra
Sislerin içinde gözümüzü açıyoruz. Hava hala çok soğuk. Kahvaltımızı yapıp, yeniden tırmanışa geçiyoruz. 2000 m. nin üzerine çıkıp yeniden aşağı inmeye başlıyoruz.
Kahvaltı molası..
2408 m.ye çıkıp yeniden aşağı inerken sis peşimizi bırakıyor.
Bizde muhteşem manzaranın tadını çıkarıyoruz.
Yeteri kadar inince başkent Andorra del Vlla'ya ulaşıyoruz. Dağların arasına yerleşmiş küçük kent bir alışveriş cenneti. Vergi olmadığı için fiyatlar Komşu Fransa ve İspanyaya göre daha düşük. Bu nedenle pek çok kişi buraya alışveriş için geliyor. Ama bizim ala vere de gözümüz yok. Bu nedenle çevreyi gezip görmek bizi daha çok mutlu ediyor. Kentin yukarı mahallelerine doğru tırmanıyoruz. Güneşle beraber hava ısınıyor neyse ki..
Andorra del Vella sokakları
Andorra del Vella
Gezmekten yorulup karavana dönüyoruz. Bu gece Toulouse da olmayı planladığımız için indiğimiz dağın zirvesine yeniden çıkıp, Toulouse yoluna sapmamız gerekiyor.Bu kez tamamını tırmanmayıp, tünelden geçerek yolu 30 km kısaltıyoruz. Bedeli 11.5 Euro. Tırmandıkça günlük güneşlik havayı yeniden yitiriyoruz. , Öğlen yemeği yemek için mola verdiğimiz yerde inanılmaz bir rüzgar ve soğuk var. Yaz ortasında olduğumuza inanmak zor. Ama çevremiz göz alabildiğine sarı, pembe ve mor çiçeklerle süslü yemyeşil çayırlar.
Pireneler çeşitli renkte çiçekleriyle süslenmiş, ayaklarımızın önünde uzanıyor..
Sislerin arasından görünen yeşil vadiler .
Pirene dağlarından doğup Toulouse'a doğru akan bu dereler ileride Garone nehrini oluşturuyor.
Pirenelerin eteklerinde bir köy.
Yüzlerce küçük şelaleyi izleyerek , Pirenelerin yamaçlarından inip Foix 'e doğru ilerliyoruz. Toplam 160 km yolumuz var. Akşam üzeri Toulouse 'a vardık. Justice Palais yakınlarında bir yere park edip metroyla kent merkezine indik. Sabahları pembe akşam üzeri erguvan rengi olan bu kenti, akşam güneşi ışığında gezdik. Gün battıktan sonra arabaya döndük ve bir şeyler yeyip uyuduk.Yağmur biz uyumaya hazırlanırken yine başladı. Bize bütün gece ninni söyleyecek anlaşılan.
Toulouse Saint Sermin Bazilikası
Belediye Sarayı
Pont du Neuf Garonne nehri üzerinde
Güzel sanatlar Okulu
Pont du Neuf
Toulouse sokakları
10 Temmuz 2014 Toulouse
Erkenden uyanıp, Kanal Midi'yi görmek üçün harekete geçtik. Şehri boydan boya kat ediyor olmasına rağmen sorduğumuz Fransızlar bilmiyormuş gibi davrandılar. Sanki ilk kez duyuyorlardı. Umutsuzlukla sorduğum en son kişi bir temizlik görevlisiydi. İngilizce bilmiyordu ama eliyle koluyla öyle güzel tarif etti ki elimizle koymuş gibi bulduk. Bu mühendislik harikası Akdeniz!i Atlantik Okyanusuna bağlamak ve ticareti artırmak amacıyla 1666 yılında 12000 kişinin çalışmasıyla yapılmış. Şu anda gezi teknelerinin çokça rağbet ettiği bu su yolu zamanında ticari olarak kullanılmaktaymış. Çevresi ağaçlık bu kanal küçük bir huzur vahası gibi bu kalabalık şehirde. Kenarında park edecek bir yer bulup kahvaltı hazırlamaya girişiyoruz. Fransızların her köşe başında bulunan fırınlarından sıcak ekmek alıp, keyifli bir kahvaltı yapıyoruz.
Kanal du Midi.
Toulouse'dan ayrılıp Cahors'a doğru yola çıkıyoruz. Lot nehri kıyısında kurulmuş bu kasaba, Hristiyan hacılarının Compostela yolu güzergahında yer alıyor.
Cahors.
Valentre Köprüsü , Hristiyan hacıların yolu üzerinde önemli bir yere sahip..
Valentre köprüsü
Şarap yapımı bu bölgede önemli bir geçim kaynağı.
Pont Valentre
Gül oymaları olan bu güzel kapının ardı, Napolyona ev sahipliği yapmış zamanında.
Pont Valentre
Pont Valentre
Lot Nehri
Cahors da yediğimiz yemek ve tatlılar inanılmaz lezzetli. Herkes kendininkini bir an önce yedikten sonra, yandaki tabağa da bir çatal saplama gayretinde.
Bu da yediğimiz yemeklerin fiyatları.. Bilgi olsun diye...
Karşı kıyıdan Pont Valentre
Cahors Lot Nehri kıyısında kurulmuş küçük bir kasaba.
Cahorsdan ayrılıp 50 km. uzaklıkta ki Rocamadour'a doğru yola çıkıyoruz. Yol dağların arasından vadilerin içinden kıvrıla büküle ilerliyor. Menzile ulaşmak epey vakit alıyor. Hava bulutlu,arada bir atıştırıyor. Sonunda dik bir kayalığın yamacına kurulmuş bu küçük köyü ve manastırı görünce geldiğimize değmiş diyoruz.
Rocamadour
Rocamadour, kayalık sevdalısı demekmiş Fransızca.Hristiyan bir münzevinin adını almış ve 1180 li yıllarda kurulmuş. Manzara gerçekten etkileyici.
Aşağıya park edip, yukarı tırmanıyoruz. Uzak görünse de beş dakikamızı alıyor.
Dar sokaklar, merdivenler, tüneller, yüzyıllar öncesinden kalma yapılar ve aşağıda
uzanan vadi manzarası çok etkileyici.
Rocamadour.
Rocamadour.
Rocamadour.
Rocamadour.
Rocamadour.
Rocamadour.
Rocamadour. Yağmur peşimizi bırakmıyor. Önce azar azar, sonra coşarak..
Rocamadour.
Kayalıklara kurulmuş bu manastırdan ayrılıp, bölgenin en önemli pazar yerlerinden olan Sarlata doğru ilerliyoruz. Yol boyu başka şatolar eşlik ediyor bize.
Sarlat'a akşam üzeri varıyoruz. Orta çağ kasabası zamanı dondurmuş gibi. Merkeze yakın bir yere park edip, tarihi kısıma doğru yürüyoruz.
Sarlat sokakları.
Sarlat yüzyıllar öncesinden günümüze fazla örselenmeden ulaşmayı başarmış.
Sarlat
Sarlat
Sarlat
Eski meydan turistlerin ve onların ilgisini çekmeye çalışanların kalabalığı ile dolu.
Akşam olunca, ışıklandırılan binalar farklı bir güzelliğe bürünüyor. Restoranlardan birine çöküp karnımızı doyurmaya ve dinlenmeye çalışıyoruz. Rehber kitabımızın hararetle tavsiye ettiği Casulet'i tatmaya karar veriyorum. Başak ördek eti istiyor. Harun'un da tercihi Kaz ciğeri ve ördek etinden yana. Casulet sosis ve ördek eti karıştırılmış ve güveçte pişirilmiş kuru fasulye çıkıyor. Başak ördekten pek hoşlanmıyor. Harun kendi yemeğinden mutlu, ancak meşhur Foie gras yani kaz ciğeri bizim damağımıza pek hitap etmiyor. yemekten sonra karavana dönüp dinleniyoruz.
Bu bölge kendini kaz ciğeri üretmeye adamış gibi. Her yerde kaz ve ördek ürünleri var. Şehrin ortasına dikmişler zorla besleyip ciğerlerini yağlandırdıkları kazların heykellerini.
11 Temmuz 2014 Sarlat de Caneda
Sarlattan Bordoux'ya doğru yola çıkıyoruz sabah erkenden.
Yol boyu birbirinden sevimli şatolar görüyoruz.
Küçük bir köy pazarında durup, tezgahların arasında dolanıyoruz.
Köy pazarındayız.
Sebze fiyatları çok pahallı.
Bu güne kadar görmediğimiz kadar çok çeşitte sucuk var.
Peynirlerin lezzetine diyecek yok doğrusu. Çeşit çeşit alıp dolabımıza dolduruyoruz.
Bunlarda bu bölgenin balıkları...
Orman ve şatolarla bezeli manzaralı yol güzergahını tamamlayıp, öğleden sonra Bordo'ya varıyoruz. Ama varmadan önce temiz su depomuzu doldurmak için bir çok benzinliğe girip çıkıyoruz . Tuhaf yer buralar, her yer nehir ve dere dolu ama nedense ne bir köy çeşmesi , ne de benzinliklerde çeşme var. Romalılar buralardan hiç geçmemiş sanki ... Garonne nehri kıyısında park edip, şehir merkezini gezmek üzere yürüyoruz. Nehir boyunca yürüyüp, sonra iç kısımlara dalıyoruz. İlk girdiğimiz kısım Türklerin oldukça yoğun yaşadığı bölge. Simit fırını yazan bir dükkana girip, fırından yeni çıkmış tatlı çörekler alıyoruz. Türk sahipleri ile bir süre sohbet edip, sokakları gezmeye devam ediyoruz.
Bordo şaraplarının yapıldığı üzümler bu bağlarda yetişiyor olmalı.
Bordo, pont de pierre
Nehir boyunca uzanıyor şehir.
Bordo
San Michael katedrali
Büyük saat kulesi, Porte Cailhau
San Compostela hacılarının konakladıkları evlerden biri.
San Pierre kilisesi
Bourse meydanı
Bourse meydanı
Garonne nehri ve pont de Pierre
Grand Teatre
Büyük tiyatronun girişi
Quinconses meydanı ve Girondins anıtı
meydandaki anıtdan bir detay
Anıtın detayı
Bordo'dan ayrılıp, okyanusa doğru yol alırken güneş batıyor.
Gün batımında okyanus kıyılarındayız.
Royan, Atlas okyanusu kıyısında bir sahil kasabası..
Dolunayı seyrederek keyif yapıyoruz.
Gökte Dolunay var bu gece..
Kiliseler, tiyatro binaları görkemli meydanlar derken saatleri tüketip yorgun düşüyoruz. Geceyi okyanus kıyısında geçirmek niyetindeyiz. Bu nedenle karavana geri dönüp, Garonne nehrinin okyanusla buluştuğu noktaya Royan'a doğru yola çıkıyoruz. Garonne nehri diyorum ama devasa boyutlu bu suya başka bir isim bulmalı bence, karşı kıyıyı göremiyoruz neredeyse, öyle bir genişlikten söz ediyorum. Okyanusa yaklaşırken adı değişiyor ve Girond oluyor bu dev nehrin ismi. Saat 21.30 civarında ama günün son ışıkları henüz kayboluyor , batıya gitmenin yararı bu olsa gerek. Okyanusa bakan bir kıyı kenarı bulup yerleşiyoruz. Gök yüzünde dolunay var. Güzel bir gece bizi bekliyor.
12 Temmuz 2014 Royan
Günün ilk ışıkları karavana vurunca uyanıyorum. Dışarıda ılık okyanus havası var. Manzara beni çoşturuyor. Uçsuz bucaksız Atlas okyanusu ile karşı karşıya olduğumu bilmek harika bir duygu. Kısa bir yürüyüşe çıkıyorum bizimkiler uyurken. Önce küçük plaja inip bir kaç kabuk topluyorum. Sonra da yukarı çıkıp sahil boyunca sabah koşusu yapanlarla beraber ben de yürüyorum. Tatile çıkmış bu insanların çoğu güler yüzlü. Beni selamlayıp, koşmaya devam ediyorlar.
Atlas okyanusu karşımda.
Farklı bir kaç kabuk arıyorum.
Bu banka oturup okyanus dalgalarının sesini dinliyorum.
Gelgitin fazla olduğu bu kıyılarda plaj çok geniş.
altın kumları var plajın.
Okyanusa karşı yapılan kahvaltı sonrasında Tours kentine doğru çeviriyoruz rotamızı. Yol üzerinde önümüze çıkan Cognac kasabasında durup, Konyak müzesini geziyoruz. Beyaz şarapları ikinci bir işlemden geçirerek meşe fıçılarda 4 ila 40 yıl arasında bekleterek nasıl konyağa dönüştürdüklerini sergiledikleri küçük müzelerini geziyoruz. Yıllardır üretilen konyak şişelerinin numunelerinden tutun da üretimde kullanılan her türlü alet edevat sergileniyor müzede.
Kasabada ki Konyak üreticilerinin en büyüğü Baron Otartın şatosu.
Belediye binası
Konyak köyünün pazarı
Müzeden görünüşler.
Üzümleri ayakla ezmeyi bıraktıktan sonra bu presleri kullanmaya başlamışlar neyse ki..
Konyak kalesi...
Konyak kasabası da pek çok yerleşim gibi nehir kıyısında.
Öğlen yemeği için bir orman bulup yayılıyoruz. Hava ılık, orman havası iyi geliyor.
Çaylar şirketten...
Otobana girmeme yönünde aldığımız prensip kararı nedeniyle, kısa mesafeleri kat etmek epey vakit alıyor bazen ama yine de içinden veya kenarından geçtiğimiz küçük köyler ve kasabalar öyle hoş ki kaybettiğimiz vakte değiyor. Akşam olurken Tours kentine varıyoruz. Loire nehri kıyısında park edecek bir yer bulup, her zaman yaptığımız gibi kent merkezine gidiyoruz.
Loire nehri boyunca yürüyüp merkeze varıyoruz.
Ahşap evler bu yörede sıkça karşımıza çıkıyor.
Tours şatosu
Saint Gatien Katedrali
Saint Gatien katedralinin arka cephesi
Akşam olurken sokaklar tenhalaşıyor.
Orta çağdan kalma bu yapılar
Ahşap ve tuğla ile inşa edilen yapılar orta çağdan bugüne ayaktalar.
Hava kararıncaya kadar sokaklarda dolaşıyoruz. Yorgun düşünce, karavana dönüyoruz, artık uyumalı ve güç toplamalıyız. Yağmur yine çiseliyor.
13 Temmuz 2014 Tours
Karanlık bir gün başlıyor. Kara kara bulutlar tepemizde , göğün rengi giderek koyulaşıyor. Yağmur başlamadan kentte küçük bir tur daha atmak istiyoruz ama yağmur bizden önce davranıyor. Şiddetli bir sağanak bizi arabaya hapsediyor. Kahvaltı yapıp vakit geçiriyoruz. Yağmur azalınca, kendimizi dışarı atıp bir evvelki gün gezemediğimiz kısımları geziyoruz. Yakınlarda bulunan bir şatoyu gezeceğiz bugün. Chenonceau Şatosu Tours'a 25 km mesafede. Yolumuzun üzerinde Amboise var, ancak yağmur bize gezmek için şans tanımıyor. Doğrudan şatonun olduğu yere yöneliyoruz.
Loire nehri üzerinde Wilson köprüsü.
Amboise kenti
Amboiste bulunan kraliyet şatosu.
Şatonun mağazasında hediyelikler..
Chenonceau Şatosu girişin iki yanı ağaçlarla kaplı.
Chenonceau Şatosu
Chenonceau Şatosunun bahçesi
Chenonceau Şatosu
Chenonceau Şatosu
İlk sahibesi kralın metresi, bu bahçe ona ait.
Chenonceau Şatosu, nehrin üzerine kurulmuş.
Şatonun bahçeden görünüşü.
Şato içersinde yer alan küçük şapel.
Metresin yatağı
Şatonun en keyifli bölümü mutfağıydı bence, bu fotoğraflar mutfağın fırınından.
Mutfaktan sahneler.
Dev kuzine kim bilir ne partiler için çalıştı...
Şatonun diğer bahçesi. Kral ölüp de , Kraliçe Medici metrese " hadi güzelim sen başka şatoya" deyince, kendi adına başka bahçeler düzenletmiş. Bu bahçe o bahçe...
Bu bölüm şatonun çiftliğinden.
Sebze ve meyve bahçesi, çiçekler de var tabii...
Şatodan ayrılınca bir süre daracık bir yolu izleyerek nehir boyunca ilerliyoruz. Manzara inanılmaz güzellikte ama navigasyon bizi ana yola çıkmaya zorluyor. İstemeye istemeye ana yola çıkıp, Amboise geri dönüyoruz. Çünkü Leonardo da Vinci son yıllarını Fransa kralının himayesinde bu kentte geçirmiş. Gelip de görmemek olmaz. Neyse ki yağmur ara veriyor. Arabayı park edip, da Vincinin çiftliğine doğru çıkıyoruz. Rahmetli bu yokuşları çıkıp inerken kalpten gitmiştir kanısı doğuyor bizde. Tepeye hayli kalabalık bir meraklı kitlesiye beraber çıkıyoruz. Kapıda bekleyen kuyruk da bir başka felaket.
Leonardo da Vinci'nin çiftlik evi .
Da Vincinin bahçesi...
Da Vinci evi.
Çiftliğin kapısı
Amboise kalesi
Amboise sokakları
Kraliyet yazlık sarayı
Bloise'e vardığımızda yağmur yeniden başlıyor ve bu defa bardaktan boşanırcasına...
Karavanın penceresinden bir kaç fotograf çekmekle yetinip, kentten ayrılıyoruz.
Yolumuzun üzerinde Chartres var. Bu katedral gerçekten hem büyüklük, hem de içindeki muhteşem vitraylarla kaçırılmaması gereken bir yapı.
Katedralin girişi.
Giriş kapısından detay.
Dört tarafında yer alan gül pencerelerde ki vitraylar göz alıcı. Katedralin içinde klasik müzik konseri var. Biz de oturup bir süre konseri izliyoruz.
Katedralin içinden detay.
Katedralin ön cephesi
Chartresin yukarıdan görünüşü
Katedralin diğer cephesinden.
Günü Paris'e giden otobanda bitiriyoruz. Yemek yedikten sonra yataklarımıza gömülüyoruz. Yağmur ve koşturmaca bizi yordu. Yarın Paris'teyiz. Büyük şehir bizi korkutuyor. Pek çok bakımdan...