24 Eylül 2013 Salı


               ST. PETERSBURG YOLCULUĞU

 Öncelikle böyle bir yolculuğa ilk kez çıkacaklar için  yurt dışına aracınızla çıkabilmeniz için gereken işlemleri hatırlatmak isterim. Pasaportların ve gerekiyorsa vize işlemlerimin yanı sıra, kişisel seyahat sağlık sigortaları, Araç için uluslararası trafik sigortası (green Kart), Uluslararası sürücü ehliyeti gerekiyor. Sigortalar herhangi bir sigorta acentası tarafından düzenlenebiliyor. Ehliyet ve Green Kartı Turing kurumundan çıkartmak mümkün. Bunun dışında aracınızın kaskosunun yurt dışında geçerli olmasını istiyorsanız  ilave bir ödeme yapmanız gerekiyor. Tabii bu isteğe bağlı birşey. Bütün bu işlemleri tamamladıktan sonra yola çıkmaya hazırız demektir. Tabii yol boyunca tüketilecek dayanıklı nevalenin teminini de hazırlık aşamasına eklemeliyiz sanırım...
                 Yıllardır hayal ettiğimiz karavana kavuştuktan sonra ilk uzun yolculuğumuzun hazırlıklarını tamamlayarak 5 Temmuz 2013 tarihinde yola çıktık. Hedefimiz St. Petersburg. Antalyadan Dereköy çıkıs kapısına varmamız 7 Temmuzu buldu. Dereköy çıkış kapısı Kırklarelinin Bulgaristana açılan sakin bir gümrük kapısı. Şehir merkezinden 20 dk. süren  iki tarafı ormanla kaplı güzel bir yoldan ulaşılıyor. Kalabalık olmadığı için işlemler fazla vaktimizi almadı. Bulgaristan kapısında da fazla uğraşmadan işlemler tamamlanıyor. Kapıdan ayrılmadan muhteşem Bulgar karayollarını kullanacağımız için Vigneti hemen satın almak zorunda kalıyoruz. Otoyolları ister kullan ister kullanma Vignet satın almak gerekiyor. Malko Tarnova'ya kadar feci bir yoldan hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Dar ama asfalt bir yoldan yoğun ormanları ve dağları geçerek Burgaz'a vardık. Burgaz Karadenize kıyısı olan küçük bir kent. Kısa bir yemek molasından sonra yola devam ettik. Geceyi Varnada geçirmek niyetiyle fazla oyalanmadan yola çıktık. Öğleden sonra Varnaya ulaştık. Köprülerden geçerek ulaştığımız Varnada kısa bir tur atıp, uygun bir park yeri bulduk. Park yerlerini bulma konusunda yola çıkmadan önce İnternetten indirdiğim haritalardan yararlanıyoruz. Tabii bizim aramızda Navi bacı olarak adlandırdığımız Navigasyonun da katkılarını unutmayalım. Şehirde birkaç saat süren bir yürüyüş yaptık, büyük bir katedral, eski ve bakımlı binalar ve sevimli sokaklarda dolaşarak karavanı park ettiğimiz yere geri döndük. Geceyi Varnada geçirme planından vazgeçip, Köstenceye ulaşmayı hedefleyerek yola devam ettik. 

                                                                Varnada tiyatro binası


Varnada bir katedral...

Bulgaristan'dan Romanya'ya geçmek üzere Durankulak sınır kapısına doğru yola koyulduk. Dar ama manzaralı yollardan, ayçiçeği tarlaları arasından geçerek sınıra vardık. Avrupa birliği üyesi olan bu iki ülke arasında Gümrük işlemleri yaparak Romanya'ya girebildik. Asık suratlı görevlilerle bir saati aşan bir sürede işlemleri zorla tamamlayabildik. Sınıra yakın bir kasabadan bir miktar yiyecek alıp, deniz kenarında güzel bir park alanına yerleştik. Bu arada hem Bulgarların hem de Romenlerin kendi paralarını kullandıklarını ve euro kabul etmediklerini hatırlatmalıyım. 
Akşam yemeği için küçük bir hazırlık yapıp karnımızı doyurduk.  Artık güneş battığı için yol boyu park ettiğimiz yerde bize eşlik eden kara sinekler aramızdan ayrılmış yerlerini sivrisinek ve yakarcalara bırakmışlardı. Mendireğin üzerinde serinleme ve fotoğraf çekme çabalarımız sivrisineklerle mücadele yüzünden kısa sürdü. Karavana girip uyumaya ve sabah denizin tadını çıkarmaya karar verdik. Ama bir yandan içeri saklanan sivriler, bir yanda kıyıda eğlenmeye gelen gürültücü romen gençleri uyumanın da kolay olmayacağını kısa zamanda anlamamızı sağladılar.  Daha sakin bir yer bulmak üzere Köstence'ye doğru yola devam ettik. Yol üzerinde bulduğumuz bir benzin istasyonunda aradığımız huzuru bularak uykuya daldık.

08.07.2013 Köstence

Güzel ve güneşli bir sabaha uyanıp, benzinlikteki bütün köpeklerin eşlik ettiği kahvaltının ardından Köstence'ye  kısa bir yolculukla ulaştık. Navi Bacı sayesinde kısa sürede merkezi bir yerde park edip, şehrin tarihi çekirdeğini yani antik adıyla Tomis'i  gezmek üzere yola koyulduk. Kuzeye doğru çıktıkça azalacağını umduğumuz hava sıcaklığında en ufak bir düşüş olmamasına şaşarak, Köstence belediyesinin açtığı hendek ve toz kümelerine bata çıka şehri gezdik. Dar sokaklar arasında ilginç kubbesiyle bizi karşılayan bir camiyi gezerken, tatar görevliyle Türkçe sohbet etme şansımız da oldu. Ona bu şehre özgü yemek olarak ne tavsiye edeceğini sorduk ama  çok yardımcı olamadı. Minareye çıkıp birkaç fotoğraf çektik.



Köstence belediyesinin özenle kazdığı çukurlara rağmen ulaşıp, gezebildiğimiz Arkeoloji müzesi


İstiridye şeklindeki kapısı ile Akvaryum binası, biraz bakımsız ama yinede görülmeye değer.


Romen Kralı tarafından yaptırılan caminin minaresinden Köstence'ye kuşbakışı...

 İlginç mimarisi ile Akvaryum yapısı ve Ceneviz fenerini de gezip, şehrin geçmişi hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlayan Arkeoloji müzesine girdik. Müzenin serin havası hepimize iyi geldi. Yol boyu sorun olarak karşılaşacağımız dil problemi Müzede kendini gösterdi. Yazılar Romence, Rusça ve Fransızca. Okuyup anlayamasak da heykeller, haritalar, resimler çok şey anlatıyor... 
Şehir içindeki gezimizin sonunda acıkıyoruz yerel birşeyler yemek için gösterdiğimiz kısa süreli çaba sonuç vermeyince karavanın mutfağı devreye giriyor. Köstencenin hemen kenarından başlayarak kuzeye doğru uzanan Mamaia plajına yönelip, park edecek gölgeli bir yer buluyoruz. Sağımızda Karadeniz solumuzda lağün uzanıyor. Uzun bir kumsalın üzerindeyiz ancak, her yer otel ve apartman dolu. Ne deniz nede lagün temiz görünmüyor. Akdenizin berrak sularından sonra bu sulara girip serinlemek arzusu duymuyoruz. Ağaçların altında yapılacak kısa bir şekerleme daha cazip görünüyor. Öğleden sonra kuzeye Galati'ye doğru yola devam ediyoruz.
 Uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlaları arasından geçerek kuzeye ilerlerken...
 Yol boyu sık sık karşılaştığımız at arabalar.
 Dev Tuna deltası, göz alabildiğine bataklık, Dünya biyosfer rezervi
olarak koruma altında...
 Tuna deltasına ait bir başka görüntü.
 Galati kenti karşıda, Tunayı  geçebilmek için kullandığımız feribot iskelesi.

Uçsuz bucaksız ayçiçeği ve mısır tarlaları arasından geçerek Tuna nehrinin deltası kıyılarında yer alan  Tulçea'ya vardık Burayı görmeden önce haritalara bakarken neden Ukrayna'ya doğrudan bir yol olmadığını merak etmiştim. Cevap karşımda duruyor şimdi.  Tuna Nehri Karadenize dökülürken dev birkaç kola ayrılıp sayısız minik gölcük ve dev bir bataklık alan oluşturuyor. Bu dev deltayı karayolu ile aşmak zor olduğu için  geçiş ancak Galatide mümkün.  Rotamızı ister istemez batıya çevirerek Tuna nehri boyunca ilerledik Yolda yağan şiddetli sağanak ekktrikli basamağın bozulmasına sebep oldu, basamak açık olarak yola devam edip,  Galatiye ulaştık. Ancak şehir Tunanın karşı kıyısında ve biz karşıya külüstür bir feribot yardımıyla gün batarken geçtik. Tunayı görünce bizim Fıratın Kızılırmağın dere gibi kaldığını farkediyorum. Nehirden çok denizi andırıyor Tuna. Karşıya geçip uygun park yeri buluncaya kadar hava kararıp, sivrisineklerin sahneye çıkma saatleri geldi bile. Kıyı boyunca sıralanmış restoranlardan birine yerleşip gezi boyunca tekrarlanacak olan  sipariş verme krizini aşmaya çalıştık dakikalar boyunca. Başak klasik pizzasını söyleyip aradan çekilirken Harun ve ben yerel bir lezzet tadabilmek için menüyü ve garsonu anlama çabalarından yorgun düşüp verdiğimiz siparişin sonucunu bekleyemeye koyulduk. Üzeri yağda pişirilmiş omletle kaplanmış irmik kubbesi ve çeşitli etleri karıştırarak hazırlanmış soslu bir yemek geldi sonuçta, porsiyon büyük ve doyurucu, lezzeti fena değil. Muhteşem Tuna nehrinin atmosferi, akşam serinliği ve lezzetli yemek nedeniyle duyduğumuz mutluluk sivrisineklerin yardımıyla azalarak bizi yataklarımıza dönmeye ikna etti.   


Galati de akşam, Tuna nehri kıyısında..

09.07.2013 Galati-ROMANYA

Erken uyanıp, karavanın basamağını tamir ettirmek için atölye aramaya koyulduk. Ancak Romen tamircilerin İngilizce bilmemeleri  ve bizim doğru tamirciyle karşılaşamamamız yüzünden saatlerimizi şehrin içinde harcadık. Romen Jandarmasına ait iki görevlinin bize yardım etmek için giriştikleri çabalarda sonuçsuz kalınca basamağı olduğu haliyle bırakmaya karar verip yola devam ettik. Moldovya sınır kapısı çok uzakta olmadığından kısa sürede sınır kapısındaki kuyruğa eklendik. Saatler süren bekleme sonucunda kapıdaki gürbüz  görevli vizeniz yok diyerek mühürü patlattı pasaportlarımıza.  Yola çıkmadan önce Dışişleri bakanlığının sitesine girerek kontrol ettiğim vize konusundan emin olmak için Moldovya büyük elçiliğini aradım, ancak elçilik yarım gün çalıştığından tele sekreter beni Dışişleri bakanlığının Merkez santralına yönlendirdi. Şaşırtıcı bir şekilde gerçek bir görevliye beni bağlayan sistem, sorunumu öğrenip, vize konusunda Moldovyalı görevlinin haklılığını teyit etti. Yapacak bir şey kalmayınca Romanyaya geri döndük. Planımız Moldovya üzerinden Ukraynaya geçmek ve Odessa' ya gitmekti, ancak yeni koşullar plan revizyonu gerektirince, Moldovyanın kenarından dolaşarak Kuzeye doğru çıkmaya ve Kiev üzerinden Moskova'ya geçmeye karar verdik. İlk hedefimiz Bacau ... Romanya da kırsal alanın en sıkıntılı tarafı bütün köy evlerinin eşit aralıklarla ana yol kenarına dizilmiş olmaları, ve bu köylerden biri biterken diğerinin başlaması...  Bu da 50 km hızla gidilmesi gereken kilometrelerce yol demek. Başlangıçta güzel cepheleri, bakımlı bahçeleri ile hoşumuza giden evler ve köyler bir süre sonra katetmemiz gereken 200 km yol bitmek bilmeyince usandırıcı oldu. Akşam hava kararırken Bacauya girmeyi başardık. Küçük bir market alışverişinden sonra park yeri bulmak için bir saat kadar şehirde dolandık. Park yerinden beklenen özellikler, ücretsiz olması, güvenli olması, gürültüsüz olması mümkünse bir yeşil alan kenarı olması vs, vs. Bu nedenle bazı günler,  uygun park yeri bulmak bizi  en çok strese sokan aktivite oldu.  Sonunda Büyük bir kilisenin önündeki yeşil alana park ettik ve az evvel marketten aldığımız döküm tava ile biftekleri pişirmeye koyulduk. Ancak tava ve bifteklerin buluşma anı o kadar dumanlı oldu ki Bacau İtfayesinin olaya müdahale edeceği korkusu ile yemeğimizi alelacele yuttuk. Klasik sivrisinek mücadelesinden sonra baygın düşüp uyuduk. 

Romanya da karayolu boyunca devam eden köy evleri...


Bacau da park ettiğimiz park yeri ve kilise... Tanrının evinde  rahat uyuyabiliriz..:))


Bacau- Ukrayna arası köy manzaraları...


Romen köy evleri , bakımlı ve neredeyse tek tip... Eşit aralıklarla yol boyunca dizilmiş durumdalar.

10 Temmuz 2013 Bacau ROMANYA

Kahvaltı sonrası yola koyulmamızla trafik polislerinin bizi durdurması fazla sürmedi. Sabahın seherinde radarı kurup pusuya yatmışlar bile. Hızımız 65 km ama , bitmek bilmeyen meskun mahal yüzünden  sınırı aşmış görünüyoruz. Nazik Romen polisi 80 lei tutarındaki  makbuzu elimize tutuşturdu,  ödemeyi kendisine yapmaya kalkışınca da, sınır kapısında ödememizi söyledi.  Ve 50 km. süratle saatler süren  250 km.lik parkur sonunda Ukrayna sınırına ulaştık. Kısa süren resmi işlemlerden sonra kırsal alanda bir ağaç gölgesi bularak park ettik. Yemek pişirdik, çay demledik, duş yaptık.. kısacası yayıldık. 

 Ukraynada ilk mola.
 Hemen yanımızda ekinlerini biçmekte olan Ukraynalı köylüleri seyrettik. 
 Köylü çocukları sürüyle beraber neşe içinde  geçtiler, fotoğraflarını çektiğimi görünce  kıkırdayıp el salladılar...
 Ukrayna da sık sık karşılaşacağımız  sevimli ibadethaneler ve nuhu nebiden kalma kamyonlar..



Molanın sonunda Kieve en yakın rotayı Navi bacıya sorduk ama emin olmak için ilk gördüğümüz benzinlikte de teyit etmek istedik. İki bilgi birbiriyle çelişince yol üzerindeki bir şehirde durup iyi giyimli okumuş yazmış oldukları kuşku götürmeyen iki yaşlı arkadaşa yolu sorduk. Ve sonra onların kendi aralarında uzun uzun hangi yolun kısa ve iyi olduğuna dair tartışmalarının neticesinde bize her ikisinin de ayrı ayrı ve farklı tarif vermeleriyle büsbütün umutsuzluğa kapıldık. İki ihtiyara teşekkür edip, kalbimizin ve navi bacının sözünü dinlemeye karar verip şehir dışına attık canımızı. Oldukça bozuk yollardan, hoplaya zıplaya km.lerce gidip sonunda geceyi geçirmeyi planladığımız Khimelnitsky ye vardık. Bu kez gecelemek için bir alışveriş merkezinin otoparkını seçtik. 

11 Temmuz 2013 Khmelnitsky- UKRAYNA

Sabah rutin bakım işlemlerinden sonra  kahvaltı için daha keyifli bir yer bulmayı hedefleyerek,.marşa bastık Önce para bozdurmak için change ofis aradık ama kısa bir süre sonra banka dışında para bozdurmanın mümkün olmadığı anlaşıldı. Banka bulundu, para uzatıldı. Görevli pasaport olmadan bu işlemi yapamayacağını söyleyince arabaya dönüp pasaport alındı. Görevli pasaportun neredeyse her tarafından fotokopi alarak, ve formlar doldurarak 100 doları bozdu. Ancak adımın Surname olmadığını kendisine bir türlü açıklayamadığım için kayıtlara Surname Aydın olarak geçtim. Parayı alıp dışarı çıkar çıkmaz kasabanın  pazar yeri kenarında olduğumuzu fark ettik. benim için bulunmaz bir fırsattı bu. Çünkü halkın yaşam tarzı hakkında pek çok bilgi edinmek mümkün pazar yerlerinde. Kameramızı alıp pazar yerine, kalabalığın arasına karıştık. Bizi pazarın girişine dizilmiş, kurutulmuş balık  tezgahları karşıladı.  Pek çok değişik cins balık kurutulup, tellere, iplere dizilmiş satışa sunulmuştu. Yaz sıcağı ve tuhaf balık kokusu birleşince yerel lezzetleri deneme azmimiz kırıldı. Bakmakla yetinip, tezgahlar arasındaki keşfimize devam ettik. Bizim pazarlara ilave olarak bol miktarda frambuaz ve orman çileği  satıldığını görüp, her ikisinden de satın aldık. Pazar yerinde ki onca kalabalığın içinde kızıl ordudan kalma gibi görünen bir bando marşlar çalarak geçiyordu. Bandonun geçişini ilgiyle izledik. Pazarın kapalı kısmına girdiğimizde şaşkınlığımız bir kat daha arttı, çünkü yaz sıcağına rağmen tezgahların üzeri etlerle doluydu. Kulağı, kuyruğu ve hatta ayakları ile tezgaha uzanmış domuzcuklar alıcılarını bekliyordu. Peynir tezgahları da bir o kadar hijyenik, pek temiz görünmeyen havlulara   sarılmış sıcaktan nasibini alıyordu. Meyve dışında bir şey alamıyacağımızdan emin olunca pazardan çıktık.   



Ukrayna da bir pazar yeri, kurutulmuş balıklar çeşit çeşit...


Sıcağa rağmen açıkta satılan domuzlar...



Ukrayna da bir kale kalıntısı..


Kasabayı çıkar çıkmaz  muhteşem bir ormanın içinde yol almaya başladık, kahvaltı için ideal görünüyordu. Uygun bir genişlik bularak park ettik ve kahvaltı için masa ve iskemleleri dışarı çıkardık. Çevre bilinci açısından Türk köylüsünden fazla farklı olmayan Ukrayna Köylüleri park yerine epeyce çer çöp bıraktıklarından masayı kuracak yer bulmakta zorlandık ama yine de keyifli bir kahvaltı yapmayı başardık. Sonuçta ufak tefek aksilikleri saymazsak her şey yolundaydı.. Bir kaç çöp mü keyfimizi kaçıracaktı.  Orman içine doğru kısa bir yürüyüş yapma hevesine kapılıp, Başak ve ben görünen patikadan ormana daldık. Az evvel pazarda satılan frambuaz ve orman çileklerinin nereden toplandığını görmüş olduk. Fakat daha birkaç tane toplamadan sivrisineklerin gazabına uğradık . Çırpınarak ormandan kaçarken çilekleri  satanlara ödediğimiz paranın az bile olduğuna oy birliği ile karar verdik.

Kahvaltı için mola verilen orman kenarı..


Yol boyu sık sık karşılaştığımız göllerden biri, içi ördek ve kuğularla dolu..



Günün bundan sonraki kısmı kötü Ukrayna yollarında sarsıla sarsıla ilerlemekle geçti. Ve akşam üzeri Kieve ulaşmayı başardığımızda sıcak ve sarsıntıdan oldukça yorulmuş haldeydik. Park yeri bulmak için verilen kısa uğraştan sonra küçük bir yeşil alanın kenarına yerleştik. Haritadan yakınlardaki gezilip görülecek alanları tespit edip o yöne doğru yürüdük. Kısa mesafede Kievin ve hatta Ukraynanın dini merkezi  kabul edilen Peçerska Lavrasına  ulaştık. Geniş bir park ve II. dünya savaşında yaşamını yitirenler anısına dikilmiş anıtların arasından geçerek vardığımız  merkezin girişinde ilahilerin büyülü havası bizi karşıladı. Yüksek duvarlar arkasındaki bu farklı dünyayı gezerken kiliselerin mimarisi ve o anda düzenlenmekte olan ayinin havasından etkilenip, içeri girip ayinin bir kısmını izledik. Ukraynanın bütün rütbeli din adamlarının orada olduğu , arkadaki otoparka parkeden şoförlü  lüks makam araçlarından belli oluyordu. İçerisi tıklım tıklımdı ve herkes bir görevlinin yanında durarak ıslak mendille silip durduğu ikonu öpmek için kuyruğa girmişti. Kilisenin muhteşem akustiğinde çınlayan muziğin yarattığı büyü, ,insanların kutsal kabul ettikleri bu ikonu öpmek için giriştikleri çabanın komik  manzarasıyla silinip gitti. Dışarıda dolanan siyah giysili din adamına gösterilen ilgi ve saygı da Dinin Ukraynalıların hayatında ne önemde yer aldığını gösteren bir ölçü gibiydi. Ukrayna'da kaldığımız süre içerisinde, pek çok  modern giyimli kadının sabah çanları çalarken koşarak kiliseye girdiğini içerdeki ikonları selamlayıp geri geri kiliseyi terk edişlerine şahit olduk.  


Kieve yukarıdan bakış.


Lavranın içinden bir görünüş.

Lavranın içinde, Büyük ayinin düzenlendiği kilise.


Yine Lavranın içi, bir başka kilise..


Kieve yukarıdan bakış...

Lavradan çıkışta kentte arabayla bir tur atıp daha uygun bir park yeri bulmaya niyetlendik. Kenti ikiye ayıran Dinyeper nehrinin üzerinden karşı kıyıya geçerek kentin o bölümünde kısa bir tur attık. Amacımız hızla bir tur atıp, geceyi geçirecek bir park yeri bulmak ve Ukrayna yemeklerinin tadına bakmak. Ancak Dinyeperi karşıya geçme isteğimizin bize  pahalıya patlıyacağından habersiziz henüz. Nehri geçip tekrar ilk geldiğimiz yere dönerken yol ayrımında verdiğimiz yanlış karar bizi saatler sürecek ve nehri iki kez daha gidip gelmemizi sağlayacak çile dolu bir yolculuğa sebep oldu. Karnımız acıkmasa bu kadar kahırlanmayacağız belki,neticede şehri görüp tanıyoruz, ancak açız ve bir an önce haritada hedeflediğimiz yere gitmek tek isteğimiz. Sonunda hava kararıp herkesin uyumaya hazırlandığı dakikalarda biz bir park yeri bulup yemek yemeği başardık. Yemek için seçtiğimiz yer bir Tatar lokantası çıktı. Bizim mantıya benzeyen bir yemek ve çiğbörek sipariş verip, karnımızı doyurduk. Biranın büyük boyuna balaban diyen garson kızla birkaç kelime Türkçe konuştuk. Ukrayna'da yaşayan ve o gece restoranda karşılaştığımız Oğuz bize o gece eşlik ederek sipariş konusunda tercümanlık etti.  

St. Andrew Kilisesi

St. Michael katedrali

St. Michael katedrali

St.Sofia katedrali

                                                12. Temmuz 2013 Kiev- UKRAYNA

Hediyelik eşyalar satanların sokağında uyanıp, güne başladık. Hava fazla ısınmadan yakın çevrede gezilecek yerleri gezip bol bol fotoğraf çektik. Geri döndüğümüzde tezgahlar açılmış sokak cıvıl cıvıl olmuştu. Matruşkalardan, tüylü kalpaklara kadar çeşit çeşit hediyelik eşya satılan tezgahlarda bir süre zaman geçirdikten sonra kahvaltı yapacak uygun bir yer arayıp, Dinyeper nehrine inen varyant üzerinde bir park yeri bulduk. Kahvaltı sırasında yanımıza park eden Rus çiftten Moskova'ya gitmek için hangi yolun iyi olduğunu sorup öğrendik. Öğlen olurken Kievden Moskova'ya gitmek üzere yola çıktık.Sınıra varmadan cebimizdeki son ukrayna paralarını harcamak üzere bir  restoranda mola verdik. Hala yerel lezzetler peşinde olduğumuzdan dilimizi anlamayan garson kızla uzun süre mücadele ederek verdiğimiz siparişin sonucunu beklemeye koyulduk. Bu arada restoranın televizyonunda Muhteşem yüzyıl oynuyordu. Pek çok Türk dizisi Doğu Avrupa ve Balkanlarda sevilerek izleniyor.Gelen yemeğin toprak küpte pişirilmiş bir tür mantı olduğu ve bizdeki gibi soslu değil sade yeneceği anlaşıldı. (Pelmeni)Elimizdeki son grivnaları verip restorandan ayrıldık.
  Uzun ve bozuk yollardan saatler süren bir yolculuğun sonunda Sınır kapısına ulaştık. Şu ana kadar geçtiğimiz en zor kapıya geldiğimizi, elimize tutuşturulan formları görünce anladık. Formlar Kril alfabesi ile yazılmıştı. Formun ingilizcesi olup olmadığını sorduk ama sonuç alamadık. Asık suratlı görevliler pekte dost canlısı değildiler. Kuyrukta bekleyen Ukraynalı bir hayırsever Bütün sorulara Niet (hayır) cevabı vermemizi söyleyip, sadece arabamızın plaka ve şase bilgilerini yazacağımız yerleri gösterdi. İngilizce bilmiyordu ama elle kolla bize formu doldurttu. Neye hayır dediğimizi bilmiyoruz ama bütün formu, hayır diye cevaplayıp, sıranın bize gelmesini bekledik. Rus görevlinin gözüne mercek takıp, Harun'un pasaportunun gözeneklerini incelemesini sabırla izledik. Sonunda yaklaşık iki saatlik bir uğraştan sonra elimizde çıkarken sınırda ki görevlilere verilmek üzere bazı kağıtlarla Rusya'ya girmeyi başardık. Havanın kararmasına az kalmıştı ve biz epeyi sıkılmıştık. Sınırı geçip içerilere doğru yol alırken yolun kalitesi büsbütün düşüp, Ukrayna yollarını mumla aratır hale geldi. Her 4 m. de bir altındaki beton yolun derzine uyarak çaltayan asfaltın üzerinde  titreyerek zıplayarak gece geç vakte kadar araba sürdük. Bu arada Kievdeki rusların bize tarif ettikleri yolu kaçırıp başka yoldan Moskovaya doğru ilerlediğimizi ancak iş işten geçtikten sonra fark ettik. Gece karanlık ormanların arasından geçip sonunda bir servis istasyonunda uyumaya karar verdik. Gece yağan şiddetli yağmurun sesiyle uyanıp, havalandırmaları kapattık. Nihayet biraz serinlik bulmak bizi mutlu etti.

13. Temmuz 2013  Rusya

Tam olarak nerede olduğumuzu anlamaksızın Moskova' ya doğru yola devam ettik.Kötü yol koşullarına bol miktarda yol yapım çalışması eklenerek yolculuğu renklendirdi. 200 km civarındaki parkur bitmek bilmedi. Öğlenden hemen  sonra Moskova'ya ulaşmayı başardık. Kente girerken polis durdurup evraklarımızı inceledi. Hazırlıklıyım rüşvet isterse bozdurduğum dolarlar ayrı bir yerde duruyor. Ama polisin bir talebi yok, yola devam etmemizi söyleyip, beklentilerimizi boşa çıkarttı.  Navigasyon bizi doğruca Kremline doğru götürdü. Caddeler inanılmaz geniş. 5-6 şeritli bulvarlardan geçerek merkeze yaklaştık,ancak biraz daha merkeze girersek park yeri bulamıyacağımızdan emin,  moskva nehrinin karşı kıyısındaki parkın kenarına yerleştik.  Her taraf evlenen çiftler ve yakınları ile dolu. Uzun limuzin ve cipler gelin arabası olarak süslenmiş.İlgimizi çektiği için, bir süre seyrettik. Nehrin kıyısındaki ağaç görünümlü şeylerin kilit asılmış metal ağaçlar olduğunu anladık.
 Gelin arabası , gelinin dışında bütün sülaleyi taşıyacak gibi..
Kremlin sarayı moskva nehrinin kıyısından..

Kremlin sarayı.


Toprağı bol olsun Lenin bu sahneyi göreydi neler hissederdi bilmem..

Kızıl Meydan ve Aziz Vasili katedrali

Alışveriş merkezi GUM,  içerisinde kapitalizmin simgesi markalarla, mezarının tam karşısında , kemiklerini sızlatıyor Lenin'in.

Aziz vasili Katedrali, masallardan fırlamış gibi...


 Park yerinden yürüyerek Kremlin Sarayı 15 dakika.  Kısa süre sonra   karşı kıyıya ulaşıp, Sarayın bahçesini, Kızıl Meydanı , Alışveriş merkezi GUM'u gezdik. Birkaç Metro istasyonuna girip çıktık. Bolşoy Balesinin önünden Arbat sokağına kadar yürüdük. Her türden sanatçının sanatını sergilediği sokakta zamanın nasıl geçtiğini anlamadan havanın karardığını gördüğümüzde saatler çoktan 22 yi gösteriyordu. Günün bu kadar uzadığına şaşırıp karnımızı doyurup, karavana geri döndük. Yaklaşık on saattir yürümekten ayaklarımız kabarmıştı. Yatağa değer değmez uyuduk.

14 Temmuz  2013  MOSKOVA
Kremlini gezmek üzere karavandan ayrıldık. Hava bulutlu, biz yürümeye başlarken yağmurda çiselemeye başladı. Yağmurluk ve şemsiye var ama yinede kameranın ıslanma ihtimali can sıkıcı. Fotoğraf çekmek sorun olmaya başladı. Kremlin sarayının içini gezmek üzere bilet alıp, kuyruğa girdik. Sarayı bölüm bölüm ayırmışlar, her yer için ayrı ayrı bilet almak gerekiyor. Birkaç saatlik müze gezisinin ardından dışarı çıktığımızda yağmurun şiddetini artırmıştı. Acıkan midelerimizin sesini kesmek üzere en yakın alışveriş merkezinin yeme içme bölümüne yöneldik. Fast food markalarının yanı sıra yerel ürünler satan büfelerde var. Dolaşa dolaşa En beğendiğimiz yere Lazzam çayhanasına  çöktük. Özbek pilavı ve patlıcanlı bir yemek aldık. Damak tadımıza yakın, bu yüzden yemekler hoşumuza gitti. Evde olsa kimsenin içmek istemeyeceği vişne kompostalarını  kana kana içtik.   Moskovada yeme içme oldukça pahalı. Dışarı çıkıp yağmurun durmasından yararlanarak karavana geri döndük. Nazım Hikmetin mezarının bulunduğu Devlet mezarlığına doğru yola çıktık. Mezarlığın Manastırın içinde olduğunu sanıp, Novoderiçi manastırının içinde bir tur attıktan sonra mezarlığın bitişikde olduğunu anladık. Novoderiçi Manastırı da Unesco'nun Dünya Mirası Listesinde yer alan eserlerden, ve tabii ki görülmeye değer.  Bu arada saatler 17.00 yi geçtiği için Devlet Mezarlığında ziyaret sona ermişti. Ertesi gün gelmek üzere ayrılıp, serçe tepelerini ziyarete gittik. Sonra da arabayla şehirde tur attık. Merkezin  hemen dışında Türk firmalarının yükleniciliğini üstlendiği gökdelen inşaatlarını gördük, merkezdeki eski yapılardan sonra gökdelenler bize oldukça rahatsız edici geldi.

Kremlin Sarayı gece ışıl ışıl...

Kremlin ve Moskova nehri gece  daha bir gizemli ve güzel.


Manej meydanındaki havuz ve heykeller.

Kremlin ve Aziz vasili katedrali.

Aşk kilitleriyle süslenmiş köprü.
Moskovanın göklerini delen yapılar, Türk Müteahhitlerinden.....

Bonbon kiliselerden biri daha..

15 Temmuz 2013 MOSKOVA
Güneşle başlayan gün kısa süre sonra bulutlandı. Leninin Mozolesini ziyaret etmek üzere Kızıl meydana yürüdük, ancak pazartesileri ziyarete kapalı olduğunu öğrenip, üzüldük. Normal günlerde de saat 10.00 -13.00 arası kısıtlı bir ziyaretçiye açılan mozoleye girmek mümkün olmamıştı.  Kremlin Sarayı bahçesindeki Katedralleri gezmek için yeni bir bilet alıp, bu kez o bölüme girdik. Birbirinden ilginç mimarileri ile hayranlıkla izlediğimiz katedraller, çarların büyüklük tutkularının örneği olan dev top ve dev çan bu bölümde mutlaka görülmesi gereken şeylerden. 


Düzmece Çar Dimitriyi fırlatmak için  bir tek sefer kullanılan  dev top.

Yerine asılamadan kırılan 200 tonluk çan.

Kremlin Sarayı avlusunda yer alan katedrallerden.

Katedrallerden ayrıntı.



Kremlinden ayrıldıktan sonra Nazımın mezarını görmek üzere yeniden devlet mezarlığına gittik. Yağmur bizden evvel yetişip bizi tepeden tırnağa ıslatmayı başardı. Her şeye rağmen mezarlıkta epey vakit geçirdik Çünkü, Nazımın dışında pek çok ünlü Rus bu mezarlıkta yatıyor. Ve her birinin mezarı birer anıt gibi... Gogol, Çehov,  Yeltsin vs...
Nazımın mezarı, yağmur gökleri deliyor ama azimliyiz...

Yağmurdan sırılsıklam olarak tamamladığımız mezarlık gezisinden sonra, karavana geri dönüp yola çıkmaya hazırlandık. Rusların "Altın Halka" adını verdikleri tarihi kentlere çevirdik rotamızı. Ancak şehirden çıkmak pek kolay değildi, çünkü Moskova'nın trafiği en az İstanbulun trafiği kadar kötü. İki saate varan dur kalk, bir iki metre ilerle temposuyla şehri terk etmeyi başardık. Çıkışta bulduğumuz bir servis istasyonunda biraz dinlenip kestirdik. Çünkü sürekli yağan yağmur ve sıkıcı trafik çilesi beynimizi uyuşturmuştu. Kısa şekerleme esnasında  yağmurun kısa aralıklarla değişik şiddetlerle yağmaya devam ettiğini duyuyor ve bu ninni gibi gelen tıkırtı şekerlemeyi daha da keyiflendiriyordu. Uykudan uyanıp çevreye bir göz atınca yöresel hamur işleri yapan bir kafeteryanın varlığının fark ettik. İçeri girip diğer müşterilerin yediklerine ve menüdeki resimlere bakarak bir sipariş verdik. Soçni ( kıymalı çiğ börek) ve ponçiklerimizi  (halka şeklinde pudra şekerine batırılmış tatlı) alıp karavana geri döndük. Çayla beraber yediğimiz bu hamur işleri öyle hoşumuza gitti ki ikinci bir sefer düzenleyip, yeni siparişlerle geri döndük. Yeteri kadar beslendikten sonra  Altın Halkanın ilk durağı olan Sergiev Possad'a doğru yola koyulduk.  

Bu küçük tarihi kent ayyaşı ve serserisi de hayli bol görünen dini merkezlerden biri. Lavra adı verilen Katedral ve kiliseler topluluğu yüksek duvarlar arasında. Akşam saati olmasına rağmen ziyarete açık. 
Matruşka müzesi

Sergiev Possad

Maalesef yoğun bir onarım ve restorasyon çalışması olduğu için pek çok yapının çephesini görmek mümkün olmadı, ama yinede görebildiğimiz kadarıyla oldukça eski ve etkileyici bir yapı gurubuydu. 

Lavranın içinde bir görüntü.

Lavra içindeki kiliseler topluluğu.

Yaşlı genç çok sayıda din adamı ve dini eğitim alan genc ortalarda dolanıyordu. 


Akşam saatlerinde Sergiev Possaddan ayrılıp İkinci durak olan Aleksandrov' a geçtik. Akşamın alacakaranlığında gezdiğimiz şehir Sergiev Possad la karşılaştırıldığında sönük kalan küçük bir kasaba, fazla oyalanmadan geceyi geçirmeyi hedeflediğimiz Vladimir'e doğru yol aldık. Karanlık orman tabiri bu tarz ormanlar için sarfedilmiş olmalı. Balta kesmez türden, öyle yoğun ki, alaca karanlıkta daha da ürkütücü oldu.

 Moskova - Vladimir arasında karanlık orman

Kuzeye doğru çıktığımız için gün neredeyse 22.00 ye kadar aydınlık. Bu yüzden araba sürmek için geç saatlere kadar vakit var. Karanlığa kalmayı çok istemiyoruz çünkü geçtiğimiz yerleri görmek istiyoruz. Ancak Vladimir yolu tahminimizden daha dar ve kötü. Çok fazla yönlendirme levhası da bulunmuyor. Navigasyon cihazı olmaksızın böyle bir yolculuk yapmak hiç de akıllıca olmazdı sanırım. Bir süre sonra hava tamamen kararınca , Balta kesmez Rusya ormanları arasında, gelen gidenin de pek sık olmadığı bu yolda Vladimire ulaşmak için azimle yol aldık. Vladimire vardığımızda gece yarısıydı. Şehre girmeden bir servis istasyonuna  park edip uyumaya karar verdik ama, benzinci biz daha pijamalarımızı giymeden kapıya dayandı ve kendi dilinde sert ve anlaşılmaz şeyler söyledi. Ama elinden kolundan orada kalmamızı istemediği belli oluyordu. Tekrar toplanıp Vladimirin merkezine girdik, Bulduğumuz bir yeşil alan kıyısına park edip uyuduk.



16 Temmuz 2013 VLADİMİR- RUSYA
Yeşil alanın kenarında uyanınca keyifli bir kahvaltı için uygun ortam deyip hazırlanıyoruz. Parkın ağaçlarına çiş yapan akşamdan kalma Rusları saymazsak keyifli sayılacak bir kahvaltıdan sonra, karavanla daha merkezi bir yere park edip yürüyerek kenti dolaştık. Eski kiliseler, küçük şatocuklar, ahşap mimarinin harika örneklerini görerek öğlen vakti kentten ayrıldık.

Vladimir

Vladimir

Vladimir den aşağıdaki ovalara bakış.

Vladimir.

Vladimir

Vladimir.

Bir sonraki durağımız İvanovo. Öğleden sonra ulaştığımız bu küçük kenti pek ilgi çekici bulmadık , çünkü başlangıçta çok ilgimizi çeken bonbon şekilli kiliseleri görmekten biraz usandık sanırım. Bu nedenle  fazla oyalanmadan Kostroma' ya doğru yola devam ettik. Çok geçmeden ulaştığımız kentte merkeze ulaşmak bir saatten fazla zamanımızı aldı. Sanırım iş çıkışına rast gelmiştik ve bu küçük Rus kentinde hatırı sayılır bir trafik yoğunluğu vardı. Merkeze oldukça yakın bir yere park edip, yürüyerek şehri dolaştık. Küçük bir pazar yerine girerek smitana (ekşi kaymak) satın aldık. Kendimizi yorgun hissettiğimiz için kente girerken üzerinden geçtiğimiz Volga nehri kenarında bir yere park etmeye ve geceyi geçirmeye karar verdik. Akşam yemeği için market alışverişinden sonra kolayca park edecek bir yer bulduk . Akşamın serinliği çökerken en az Tuna nehri kadar görkemli görünen Volga'nın kenarındaki yeşil bantın kenarına yerleşip, gün batımının tadını çıkarttık.  
Bir Rus köyünden görünüm.

Kostroma da ahşap mimariye ait örneklerden.

Kostromadan..

Kostromada kent meydanı..


Volga kenarında gün batımı.

Nehir kenarında akşam keyfi. Uzun mavnalar geçiyor, tren gibi .. Yük taşımacılığında nehirler
 oldukça etkin kullanılıyor.  

Akşam yemeği hazırlanırken bastıran yağmur.


17 Temmuz 2013 KOSTROMA- RUSYA
Volganın kenarında gözlerimiz açtık bu sabah. Bulutlar yüzünden hava hafif serin, gezmek için ideal bir ortam var. Karavanda yapılan kahvaltıdan sonra Yaroslavl'a doğru yola koyulduk. Öğle vakti vardık Yaroslavl'a, sokaklarında pazar yerlerinde dolandık, O bölgenin kahramanlarından ve Büyük toprak sahiplerinden  İgor'un kalesini şatosunu gezdik. kalede bir doğal yaşam  müzesi de ziyaret ettik, ve bence Rusya'da yaşayan bitki ve hayvan nüfusu hakkında çok güzel fikir veriyordu.  Ren geyiğinden hamam böceği çeşitlerine kadar binlerce hayvanın sergilendiği müze gezilmeye değer. Küçük Rus kentlerinde ki müzelerde İngilizce açıklamaya pek rastlanmadığı için bazı şeyleri anlamak çok güç, ama yine de görselliğin ağır bastığı eserlerde söze ne hacet...

Kilometrelerce yolu gık demeden kateden "KÜHEYLAN"

Karavanda kahvaltı hazırlığı..:)

Yaroslavl

Yaroslavl da pazar yeri 

Yaroslavl da İgor'un kalesi

Kalenin içindeki minik parkta taşları boyayarak yapılan onlarca hayvan figüründen biri..


Yaroslavl dan ayrılıp Vologda üzerinden Cerepovetse doğru yola çıktk. Amacımız orada gecelemek, ama oraya vardığımızda henüz hava kararmadığından, biraz daha yol alıp yol üzerinde ki park yerlerinden birine girdik. Park yerinin görevlisi koşarak gelip 100 ruble tutarındaki park ücretini tahsil etti. Rus Tır sürücüleri ile beraber bol gürültülü bu park yerinde gün doğuncaya kadar uyumaya çalıştık. 

18.Temmuz 2013 Cerepovets- RUSYA
Gün doğumu ile birlikte marşa basan Harun bizi tır gürültüsünden uzaklaştırdı. Araba giderken uyumaya çalışmalarımız sonuçsuz kaldı, yol o kadar kötü ki girdiğimiz her çukur, yaylı yatağın yardımıyla  bizi 10 santim zıplatıyordu.   Başağın uyanmasını beklerken, yol kenarında çeşme işareti gördük. Bizim için çok şaşırtıcıydı. Çünkü sular ülkesi Rusyada yol kenarında çeşme bulmak pek öyle sık karşılaşılan bir durum değildi. 2000 km yol yaptığımız Rusyada iki kez rast geldi. Heyecanla yavaşlayıp, çeşmenin gösterildiği orman yoluna saptık Çeşme denilen şeyin yerden kaynayan bir su gözesi olduğunu gördük. Havuzla çevrelenmiş kaynak buz gibi suyuyla çağıldayıp, orman içine doğru küçük bir derecik oluşturuyordu.
                                        
 Bidonların yardımıyla su depomuzu doldurduk. Kaynağın kenarına dikilmiş büyük tahta haç ve arkadaki ağaca bağlanmış dilek çaputlarını görünce kaynağa haçlı baba türbesi adını taktık. Kısa süren su doldurma işlemi sırasında yüzlerce yerimizden sivri saldırısına uğradık ve haçlı baba ziyaretimizi kısa kesip, ormandan dışarı kaçtık.     

Yol boyu gördüğümüz irili ufaklı binlerce göl var. Rusya bastığın yerden su fışkırıyor denecek kadar suyun bol olduğu bir ülke. Her yer akarsu ve göl... Buna rağmen karavana su doldurmak için uğradığımız 10 benzinlikten birinde su bulabildik.  

Petersburg yolu da diğerleri gibi iki tarafı ormanlarla çevrili. Orman , kara orman,  yol boyu dev yapraklı bitkiler dizilmişler, gece falan şaşırıp girsen adamı yiyeceklermiş gibi duruyorlar... Yol kenarları  ormandan topladığı mantar ve frambuazları satmaya çalışan köylülerle dolu. Bu da Rus köylüsünün yoksulluğunun bir göstergesi olmalı. Çünkü aynı ormanları diğer pek çok ülkede gördük ama yol boyu mantar toplayıp satana pek rastlamadık. Mantar dışında kendi yetiştirdikleri kayısı, patates ve lahana da bol bol karşılaştığımız şeylerdendi. Kışın yoğun geçmesi yüzünden fazla ürün çeşitliliği de yok zaten. Marketlerde her türlü meyve ve sebze var ancak oldukça pahalı. Domatesin kilosu 10 Tl. civarında. meyveler daha da pahalı. Et ve süt ürünleri bize göre daha makul fiyatlarda. 

Akşam saatlerinde gezimizin en kuzey noktasını oluşturan St. Petersburga vardık. Yol boyu bize eşlik eden kara yağmur bulutları bizden daha hızla davranıp kente varmış, iş başı yapmıştı bile. Tüm kalabalıklığına rağmen kentin ortasında bir yere park etmeyi başardık.  Caddeler müze gibi olan bu muhteşem kentin sokaklarında, meydanlarında saatlerce gezindik. Görkemli Kazan Katedralini gezdikten sonra gözümüze ilişen bir restorana yığıldık. Ben bir Borş çorbası, Harun da Harço adında bir gürcü çorbası söyledi. Benim çorbam içindeki krema olmasa zor yenilecek türdendi diyebilirim. Çünkü içindeki lahana ve diğer sebzeler davara doğranır gibi iri iri doğramıştı, ve duru suda yüzen lahanalar çokta favori yiyeceğim değildi. Ama Harço süper lezzetli bir çorbaydı ve neredeyse yemek kıvamında içinde etler olan koca bir kaseydi.  Saat 21.00 olduğunda nihayet Petersburgda yaşayan arkadaşımızla buluşmayı başarıp, kendimizi onun konukseverliğine emanet etmiş, bol sıcak su ile duş alarak yorgun bedenlerimizi ödüllendirmiştik.  Karavanda yaşamanın en sıkıcı tarafı kısıtlı suyla yıkanmaya çalışmak diye düşünüyorum. Ama her güzelliğin bir bedeli var tabii.   
Gornity Dvor:  Bir alışveriş merkezi... Hava soğuk ve ıslak, ama bunlar Petersburgun 
güzelliğine gölge düşüremiyor... 

Müze şehrin, müzelik binaları..

Kazan katedrali, dışı da içi kadar görkemli...


Venedik'i beğenen Rus çarının bataklıktan dönüştürdüğü kent , Kuzeyin Venediği..


Hermitage müzesi ve meydan



Uzakta altın yaldızlı kulesi parlayan Peter ve Paul Kilisesi

19 Temmuz  2013  PETERSBURG - RUSYA 
Karavanı arkadaşımızın evinin önünde bırakıp merkeze metroyla gittik. Ucu görünmeyecek kadar uzun yürüyen merdivenlerden inip, çıkarken şaşkınlığımızı gizleyemedik. Merkezde ilk hedefimiz Hermitage müzesi. Milyonlarca eserin bir arada sergilendiği bu büyük müze, Çarların  eski sarayı.  Saatler süren ancak kısıtlı bir bölümünü gezdiğimiz müzeden öğleden sonra ayrılabildik. . Kanal kenarlarından yürüyerek Puşkinin evine ulaştık. Ve hemen yakınında kremalı pasta gibi görünen  Voskresenya  kilisesi ile karşılaştık. Çevrede geniş parklar ve görkemli binalar var. Neva nehrini geçip karşı kıyıdaki peter ve paul katedralinin bulunduğu adaya gittik. Akşam 22.00 olduğunda hava ancak alaca karanlık olur gibi... Bizde ayaklarımızın sızısından artık günü bitirmek gerektiğini anlayıp, eve döndük. Gece 24.00 de hala  tam karanlık olmamıştı. Arkadaşımız iki hafta önce gelseydik gece yarısı 02.00 de bile havanın alaca karanlık olduğu günleri görebileceğimizi söyledi. 



Petersburg sokaklarında...

Eğer bizim gibi bireysel gezmek isterseniz Hermitage müzesi girişinde 
uzun kuyrukları beklemek gerekiyor. 

Müzenin içi de en az dışı kadar göz kamaştırıcı.

Puşkinin evi...

Bu da Petersburg daki Voskresenya  kilisesi 

Geniş yeşil alanlar ve çeşit çeşit saraylarla süslü kent...


Yazlık bahçe 

Mavi kubbesi ile uzakta görünen bir cami.

Peter ve Paul katedrali..

20 Temmuz 2013 Petersburg - RUSYA
Bugün şehre arabayla gitmeyi ve kanallarla birbirinden ayrılmış adacıkları ziyaret etmeyi planladık. Önce merkezde bir yere park edip, St. İsac katedralini ve Yusupov sarayını gezdik.  Arabaya geri dönüp Vasili adasını ve diğer adacıkları gezdik. Yemyeşil , ağaçlar arasında lüks yerleşim birimleri  vardı bu adacıklarda... Karnımızı doyuracak bir restoran bulup yerel lezzetler tatma sevdasından vazgeçtik ve dev bir pizza sipariş verdik.  Günün kalan kısmını geçirmek üzere Nevski caddesine döndük. Burası Peterburgun kalbi gibi, cadde üzerinde vitrinine bayıldığımız bir pastaneye dalıp, değişik pasta ve tatlıların tadına baktık. Yağmur dışarıda gezmeyi imkansızlaştırdığında, büyükçe bir AVM ye girip dolandık. 
Yusupov sarayı 

Peter ve paul kilisesi

Nevski caddesinde bir pastane vitrini

Muhteşen tatlılar ve her türden lezzetli şeyin satıldığı tezgahlar... 

Yağmur yetmezmiş gibi belediye Nevski caddesini asfaltlamak için bu günü seçmiş , az evvel dökülmüş sıcak asfalttan yükselen buğular ortamı daha da gizemli kılıyor. Tabii  burnunuzu tıkamak ve asfaltın buram buram yayılan kokusunu duymamak şartıyla...:))


Yorgun ayaklarımız ve ıslak giysilerimiz bizi karavana dönmeye zorladığında , saatler akşam üzerini gösteriyordu. Nevski caddesine çok yakın olan karavan dönüp, kendimizi kuruttuk , demlediğimiz çayı  Neva nehrine bakarak yudumladık. Hava kararırken eve geri döndük.


21 Temmuz 2013 Petersburg RUSYA
Evine konuk olduğumuz arkadaşımızla beraber Petrogof' a doğru yola koyulduk. Kahvaltı için bir orman kıyısı bulduk. Ama hava serin , sinek bol, karavanın içini tercih ettik.


Karavanda kahvaltı. Harun , Savaş ve Başak..



Petergof- yazlık saray 

Petergof  ,  her yer göz kamaştırıyor..

Petergof da sarayın kendisinden çok görkemli bahçesi  büyülüyor bizi.

Sarayı Baltık denizine bağlayan kanal...


Bahçedeki yaldızlı heykeller, fıskiyeler kanallar ve havuzlar insanı
  hem şaşırtıyor, hem hayranlık uyandırıyor.

Baltık kıyısından petergof sarayına bakış

Yazlık sarayın önünden Baltık denizi manzaraları



Öğleden sonra Arkadaşımızla vedalaşıp, Petergofdan  ayrıldık. Artık dönüş yolunda sayılırız, hem yolu hem süreyi yarıladık çünkü. 60 enleme kadar çıktık, artık bir miktar batıya gittikten sonra güneye doğru ineceğiz. Bu hem hava ısınacak hem de gün kısalacak demek. Aslında yağmurun verdiği sıkıntıyı saymazsak havanın serinliği ve uzun gün ışığından çok memnunduk. 
Bir kaç saat sonra Estonya sınırındaydık  ve Rusyadan çıkışımız girişimize oranla çok kolay oldu. Estonya girişi ise Avrupaya geri döndüğümüzü hatırlattı bize. Güler yüzlü gümrük memuru kısa sürede işlemleri bitirip iyi yolculuklar diledi. Ve bu noktadan itibaren Macaristan'dan çıkıncaya kadar gümrük kapıları sıkıntısı sona erdi. Yolların kalitesi hemen değişti, Avrupa birliği üyesi olan Estonya, Birliğin fonlarından epeyi yararlanmıştı yollar için. Yol boyu levhalardan anlaşılıyordu. Gördüğümüz levhalardan birine kapılıp ana yoldan ayrıldık ve Baltık Körfezinin sert rüzgarları ile dövmekte olduğu  uçurumların kıyısına çabucacık ulaştık. Dik kıyı ve sert rüzgar koyu renkli yağmur bulutları, her şey doğanın zorlu koşullarını hissettiriyor bize. 
Baltık kıyılarında yaz gününde insanın içine titreten sert rüzgarlar ve dik uçurumlar ,
bu topraklarda yaşamanın çokta kolay olmadığını hatırlatıyor...

Estonyadan köy manzaraları....


Petersburgla aynı enlemde olmasına rağmen Estonyanın soğuğu daha bir zalim. Üzerimize biraz daha kalın bir şeyler giyip, Yola devam ettik. Akşam olurken Taline girdik. Kentin çevresinde kısa bir tur atıp boş bir otoparka yerleştik. Yorgunluk bizi yataklara sürükledi. 

22 Temmuz 2013 Talinn ESTONYA
Uyandığımızda park ettiğimiz yerin saati 4 Euro luk bir park alanı olduğunu fark edip otoparktan ayrıldık. Maliyetleri olabildiğince düşük tutmak için ücretsiz park yerlerini tercih etmek gerekiyor. Merkezden biraz uzaklaşıp ücretsiz olduğunu düşündüğümüz bir ara sokağa park ettik. Yürüyerek kısa sürede tepeye tırmanıp, Talini yukarıdan seyrettik. Toompea adı verilen bu bölge dar bir yokuşla aşağı mahalleye yani Vanalinn'e bağlanıyordu. Kiliselerden birinin kulesine çıkıp, bol fotoğraf çektikten sonra, Sokak sanatçılarının iki tarafına tezgah açtığı dar sokaktan Vanalinn'e indik. Soğuk hava saçlarımın arasından kafamın derisine ulaşıp, niye bir bere almadım dedirtiyordu bana...

Estonyanın başkenti Talinde Toompea diye adlandırılan yukarı kısımdan bir manzara

Talinin tepeden görünüşü , Katedrallerden birinin kulesinden...

Talin de eski kentin alt kısmı Vanalinn 

vanalinn

İçinde 5 yüz yıldır ailelerin yaşamaya devam ettiği tüm bu evler koruma altında

Estonya Letonya arası Baltık denizi kıyısında , yağmur ve sert soğuk rüzgar eşliğinde... 

Talinn orta çağdan kalmış ve çok iyi korunmuş evleriyle insana zamanda yolculuk yaptıran şehirlerden biri. Bütün ara sokaklarını ve meydanlarını dolaşıp, karnımızı da somon balıkları ile doyurduktan sonra, bir sonraki durağa geçmek üzere karavana geri döndük. Ama Sürpriz biz arabanın camına yapışmış bekliyordu. Tanrının bile unuttuğu bu tenha sokakta trafik polisi bizi bulup, 30 euroluk ceza makbuzunun cama yapıştırıvermişti. Ardımız sıra göndermeyeceklerini umarak Bir sonraki durağımız olan Letonya'ya doğru yola devam ettik. 

Letonyanın başkenti Riga' ya  akşam  21.00 de ancak ulaştık. Yol boyu yağmur ve fırtına vardı. Riga da market alışverişi park yeri bulma derken saat 23.00 de günü bitirdik. Karanlık bir kent , ilk izlenimim hiç hoş değil Riga hakkında..

23 Temmuz 2013 Riga LETONYA

Havada kara benzeyen bir şeyler uçuşurken uyandık. Trafik polisinin yanımızdaki araçlara ceza yazdığını görünce toparlanmaya başladık. Polis buranın otobüslere ait olduğunu söyleyip, gitti. Bizde koordinat değiştirip başka bir park yerine geçtik . Görevli Euro kabul etmediğini , ancak Letonya parası lati kabul ettiğini belirtince, ilk iş olarak change ofis bulmaya uğraştık.  Küçük tarihi merkezi dolaşmamış birkaç saatimizi aldı. Geri dönüp karavanı alarak  bu küçük kentten ayrılmaya karar verdik. Ama önce bir şeyler yemeliyiz. Dev kaselerle çorba içilecek bir yer buluyoruz . Hava öyle soğuk ki çorba kasesinin büyüklüğü bize makul geliyor...
Rigayı ikiye bölen nehir ve üzerindeki köprülerden biri..

Riga da küçük bir meydandayız

Riga- Letonya


Baltık denizinin buz gibi havasını ancak bu dev çorba kaseleri ile bertaraf ediyoruz. ...

Yola ancak saat 16.00 da çıkabildik. Rotamızı Litvanya ya doğru çevirdik. yaklaşık 270 km lik bir yolculuk var önümüzde. Güneye iniyoruz ama Moskovada peşimize takılan yağmur bulutuyla Baltık Denizinde bulduğumuz  fırtına bizimle beraber . Akşam üzeri kente yağmurla beraber girip, kısa sürede güzel bir park alanı bulduk. Neris nehri kıyısındaki bu park yeri hem ücretsiz hem de merkeze yakın. Gece arabayla şehirde tur atıp biraz fotograf çekip, uyumak üzere geri döndük.




24 Temmuz 2013  Vilnius- LİTVANYA
Kahvaltıdan sonra yarım saatlik bir yürüyüşle merkeze vardık. Yağmur bir yağıp, bir durarak bizi ve yerleri ıslak tutmayı başarıyordu. Merkezde yer alan kilise ve meydanı gezdikten sonra yukarı kalenin bulunduğu tepeye yürüdük. İndiğimizde Grand dükün sarayı ziyarete açılmıştı. Litvanya tarihi hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olmamızı sağlayan Müze ziyaretinden sonra öğlen yemeği için tarihi dekoru olan bir restorana girip geleneksel olduğu yazan bir yemeği sipariş verdim. Grubun iki üyesi daha temkinli bildik bir şeyler söylediler.
Benim geleneksel yemeğim çakma bir içli köfte çıktı. Yanındaki ekşi sosa batırıp yutmaya çalıştım ama nafile, yarısı tabakta kaldı. Restorandan çıkıp kenti gezmeye devam ettik. Bulduğumuz bir meydana yayılıp içecek bir şeyler tüketirken,  başlayan yağmura yenik düştük. Arabaya döndüğümüzde sırılsıklam ve bezgindik. Neyse ki geçerken marketten aldığımız sıcacık hamur işleri  ve çay yorgunluğumuzu alıp götürdü. Baltık ülkelerine ayırdığımız zamanın yeterli olduğuna kanaat getirip, akşam üzeri Belarusa geçmeye karar verdik.

Vilniusda bir katedralin içinden..

Kaleye çıkış yolu

Vilniusa tepeden bakış

Grand dükün sarayındayız, Müze görevlisi Haruna dama öğretiyor. Bizim bildiğimizden biraz farklı ama Harunun görevliyi yenmesi fazla vakit almıyor...

Vilniusta gotik kilise

Havanın soğuğundan esinlenen birileri ağaçlara kazak örmüş, 
bunun gibi pek çok ağaçla karşılaşıyoruz.

Her zamanki gibi en ihtişamlı yapılar saraylar ve kiliseler. 

Belarus Avrupa birliği üyesi olmadığı için gümrükten geçmemiz gerekti. Ancak çok uzun bir  kuyruk vardı ve bekleyenler 3-4 saat süreceğini  müjdeleyince, Belarusu görme isteğimiz buharlaşıverdi. Geldiğimiz yolu gerisin geriye dönüp Polonya'ya girmeye karar verdik. hava kararıncaya kadar yol aldık ve manzaranın süper olduğu bir göl kenarında yerleşip uyumaya karar verdik. Ancak gecenin geç saatlerinde park ettiğimiz yere gelen iki araç yüzünden tedirgin olup, en yakın köyün içine kilisenin önüne park edip uyuduk.

25. Temmuz 2013 Polonya
Uyanır uyanmaz yola koyulduk, Varşovaya varmak için 350 km. yolumuz var. Ama o kadar çok mola veriyoruz ki, yollar bitmek bilmiyor. Ama sonuçta acelemiz yok, gezmeye , görmeye geldik.. İkindi vakti Şehre giriyoruz. benzinlikten aldığım haritaya bakıp, park alanı bulmaya çalıştık. Biraz dolaştıktan sonra içimize sinen bir yere yerleştik. Merkeze çok yakın değil ama yürünmeyecek kadar da değil... İlk gün için yürümeyi tercih ediyoruz. Çünkü bir kenti tanımanın en iyi yolu yürümek. Elimde harita o sokak senin, bu cadde benim gire çıka tarihi çekirdeğe ulaştık. Yol boyu II. Dünya savaşı ve Katledilen yahudiler anısına dikilmiş anıtların yanından geçtik. Şehrin pek çok bölgesinde savaşta yerle bir olan ve eskisine uygun yeniden 
inşa edilen kentin fotoğrafları var. Bir süre yürüdükten sonra Barbakan adı verilen semtten eski kentin sokaklarına daldık. Dar sokaklar bizi Eski pazar yerine çıkardı. Şu anda restoran ve kafelerin istilası altında bulunan meydan eski evlerle çevrilmiş durumda. Eski diyorum ama çoğu II. Dünya savaşıyla yıkılıp yeniden yapılanlardan. Bu keyifli meydanda bir süre oyalandıktan sonra yine dar sokaklardan geçerek bu kez Zamkovi meydanına çıktık.  Sokak sanatçılarının ve meydanı dolduran kalabalığın hareketliliğiyle cıvıl cıvıl olan meydanda uzun süre vakit geçirdik. Yorgun ayaklarımız artık dönelim demeye başlayınca bir taksiye binerek Karavanı park ettiğimiz yere döndük.
Tarihi kente giriş, Barbakan 

Eski pazar meydanı

Eski pazar meydanı

Zamkovi meydanı

Zamkovi meydanı 


26 Temmuz 2013 Warşova - POLONYA
Güneş yeniden bizimle, ve maalesef hava sıcaklığı arttı. Ama yağmurun hayatımızdan çıkmasından memnunuz. Şehir merkezine ulaşmak için tam gün geçerli toplu taşıma biletleri alıp merkeze Tramvayla ulaştık.  Stalinin Moskova'da diktirdiği 7 kız kardeşin ( gökdelenler) bir benzerini hediye edip, Varşovanın göbeğine diktirdiği yerde indik. Kral yolundan Zamkovi meydana doğru yürüyüp, önümüze çıkan ilgi çekici binaları ve meydanları gezdik. 

Kopernik Meydanı

Varşova Üniversitesi

Chopinin çocukken org çaldığı kilise...

Aynı kilisenin içi.

Zamkovi Meydanı 

Zamkovi Meydanı

Elimizde ki toplu taşıma biletinden yararlanıp, şehri bir boydan bir boya kateden 180 numaralı otobüse binip, Hem tarihi ve turistik yerleri hemde varoşları turlayıp, geri geldik. Bu arada varoşlarda bir pazar yerine girip, biraz meyve satın aldık. Sonra yolda geçerken fark ettiğimiz büyük parkın önünde indik. Saatlerce içinde vakit geçirdiğimiz bu güzel yeşil alan içerisinde pek çok saray, müze ve  havuz  barındırıyor.   

Geniş yeşil alanlardan birinde.. 



Parkta ..Güvercinlerle kafayı bozan tavus kuşu...

Stalinin Varşovaya hediye ettiği gökdelen Bu gökdelenin yedi benzeri de Moskovada. 

Warşovadan görünüm

 Yeteri kadar dolaşıp yorulunca yemek yemek için bir Türk restoranına girip Türk yemekleri yedik. Sanırım yerel lezzetler tatma serüveni bizi yormuştu. İki gün aradan sonra  Yağmur yeniden sahneye çıkıp, eve dönüşü çileli hale getirmeyi başardı.

27 Temmuz 2013 Warşova
Şehirde atılan arabalı bir turdan sonra Krakowa doğru yola çıktık.  saat 14.00 de Krakow'a vardık. İlk durağımız Tuz madenleri . Krakow'a 10 km mesafede bulunan bu madenler binlerce yıldır tuz çıkarmak için kullanılmış yerin 315 m altına kadar uzanan ve uzunluğu 245 km. bulan tünelleriyle, tam bir yeraltı şehrine dönüşmüş. Ziyarete açık olan kısmı yaklaşık 2 km ve 130 m. aşağıda. Her şeyin tuzdan yapıldığı madende, 60 dan fazla kilise, çok sayıda değişik boyutlarda salonlar var. Hatta bir restoran ve toplantı salonları da bulunuyor. Mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri bence.    
Tuz madeninden bir görünüm...

Geçmişte tuzun nasıl çıkarıldığına dair değişik canlandırmalar...
Yerin metrelerce altında kocaman bir kilise, herşey tuzdan. heykeller, döşemeler, avizeler 

Tuz madenindeki kiliseden görünüm

Son yemek tablosunun tuzlu versiyonu

yerin 130 m. altında yemek faslı...
  
                                     
Krakowda akşam 

Krakov

28 Temmuz 2013 Krakow-POLONYA
Krakovdan gece ayrılıp, Auswich toplama kampının olduğu yere yakın bir yerde geceledik.Ertesi sabah erkenden toplama kampının kapısındayız. Başak böyle bir yeri gezmeyi reddettiği için onu bahçede bırakıp, kampa girdik. Kapı girişinde "çalışmak özgürlüktür" sloganı bizi karşıladı. Binlerce insanın öldürülüğü, kampları gezerken, İnsan denen varlıktan daha vahşi hiç bir yaratık olmadığına bir kez daha kanaat getiriyorum.
Auswich I  Toplama kampı girişi" çalışmak özgürlüktür."

Auswich I Yatakhaneler

Auswich II yatakhaneler 

Auswich II Yatakhanelerin dışarıdan görünüşü 

Auswich II.  Yahudilerin, çingenelerin, Muhaliflerin, homoseksüellerin indirilir indirilmez 
gaz odalarına götürüldükleri  vagonlardan biri, raylar kampın içine kadar getirilmiş.. 

Hava sıcak ve biz böylesine bir vahşete tanık olmaktan hayli yorgunuz erken yatıp, ertesi  gün Wroklava devam edeceğiz.

29 Temmuz 2013 Wroklaw- POLONYA
Wroklav gezdiğimiz bunca görkemli kentlerden sonra pek sönük geldi. Bu yüzden fazla oyalanmadan yola devam ettik. Hedef Prag. Dura kalka geze geze, Praga akşam gün batarken ulaşabildik. Şehre girer girmez başlayan olağan üstü sağanak bizi bir benzin istasyonuna sığınmak ve yağışın sonunu beklemek zorunda bıraktı. Bu zorunlu molayı yemek yemek için kullanıp, havanın açmasıyla yeniden yola koyulduk. Şehirde attığımız uzun bir turdan sonra geceyi geçirecek uygun yeri bulduk.

30 Temmuz 2013 Prag - ÇEK CUMHURİYETİ
Kısa bir yürüyüşle tarihi prag sokaklarında bulduk kendimizi. Dar sokaklardan, yokuşlar inip, merdivenler çıkarak saatlerce dolaştık bu masalsı şehri. Ben susacağım, fotoğraflar konuşacak....



Pragda bir kilise tavan detayı

Tepeden Prag manzarası

Prag sokakları

Küçük ve sevimli meydanlardan biri St.Nicolas kilisesi önü

Prag kalesi giriş kapısı

Nöbet değişim töreni başlamak üzere...

Gotik Vitus katedrali

Katedralin içinden 

Vitus katedralinden iç görünüm



Vlata nehri ve Karl köprüsü 


Efsanevi Karl köprüsü..


Kuğular ve Başak 



Meydanda bira keyfi...

Astronomik saat kulesi

Saat kulesinden ayrıntı, Üzerindeki dört heykelcik, gurur, ölüm, kibir ve sefahati simgeliyor..Sefahatı simgeleyen, elinde çalgı bulunan Osmanlı figürü.

Yerel  çalgıları ile müzik yapan bir topluluk.


Prag gece de bir başka güzel..

Saatler süren Prag yürüyüşümüz gecenin geç saatlerinde sona erdi. Dönüş için haritada hayal meyal fark edilebilen finükileri denemeye karar verdik, çünkü çıkış istasyonu kaldığımız yere çok yakın görünüyor. Aşağıdaki istasyonu kolayca bulup bir kaç kişi ile beraber yukarı çıktık. Ancak indiğimiz parkın içinden çıkıp, kaldığımız sokağı bulmak biraz vakit aldı.

31 Temmuz 2013  Prag
Kahvaltıdan hemen sonra dün gece indiğimiz parka geri döndük. Çünkü gece Burada gezilecek yerler olduğunu görmüştük. Petrin parkı içinde yer alan Petrin kulesi, 100 yaşında çelik bir kule.. Ve Şehir buradan oldukça güzel gözlenebiliyor. Yine aynı parkın içinde yer alan aynalı labirentte kule ile aynı yaşta, ve ilginç bir deneyim yaşamak isteyenlere tavsiye olunur. her tarafın aynalarla dolu olduğu bir labirent düşünün....
Aynalı labirent.

 Ve bu da pragın simgelerinden biri daha danseden binalar...


Pragda biraz daha gezinip, Viyanaya doğru yola çıkmaya karar verdik. Prag - Viyana arasındaki otoyol tama anlamıyla berbat. Hoplaya zıplaya katedilen kilometrelerce yoldan sonra Viyanaya 20 km . mesafede bir servis istasyonunda dinlenip geceyi geçirdik. Bu arada sınırı geçer geçmez Vignetimizi alıp cama selobantla tutturduk. Çünkü her yapıştırdığımız vignet bir iz bırakıyor, çıkarmak vakit alıyordu.

01. Ağustos 2013 Viyana

Otoyoldaki servis istasyonunda kahvaltı hazırlığı sürerken Otoyol polisinin ziyareti ile irkildik. Camdaki vigneti söküp kendisine vermemizi istedi." Üzerindeki yazıyı okumadınız mı,"   deyince,  gece karanlıkta yapıştırdığımız  Vignetin üzerinde,  doğrudan cama yapıştırılmaması halinde ceza ödememiz gerekeceğini  okuduk. Polisin insaflı günündeydik. Cama yapıştırmamızı söyleyerek, ceza yazmadan ayrıldı.  Viyana'ya öğlen olmadan vardık. Park yeri bulmak epey vaktimizi aldı. Yanımızdan geçen Belediyeye ait bir kamyon şöförü bizi "hoşgeldin hemşerim" diye selamladı. Ve uzun süre park edeceksek ,  10. Viyana'ya gitmemizi önerdi. Viyana 24 bölgeye ayrılmış, ve 10. bilge gibi bazıları Türklerin yoğun olarak yaşadıkları bölgeler. Buraya vardığımızda reklam levhalarından tutun da markette çalışanlara kadar Türkçeyi o kadar yoğun gördük ki kendimizi Türkiye de gibi hissettik. Markette çalışan iki Türk görevlinin yardımı ile  ücretsiz bir park yeri bulup, Merkeze toplu taşıma araçlarını ( tramvay + metro) kullanarak ulaştık. Türk hükümeti tarafından Viyana daki  kuran kursuna hoca olarak atanmış vatandaşlarımızdan birinin yardımıyla kolayca merkeze vardık.
Aziz Stefan Kilisesi 

Aziz Stefan kilisesi Gotik mimarisi ve desenli çatı kaplaması ile hayli 
ilgi çekici, Kulelerinden biri tamamlanamayınca rönesans tarzı bir kubbeyle kapatılmış, 
ama diğerinden şehri izlemek mümkün... 




Karl Kilisesi ve önündeki büyük havuz serinlemek için çevresini saranlarla dolu...


Maria Teresa Meydanı ve müze binası 




Hofburg sarayı

Viyana da turistik faytonların bol bulunduğu Avrupa Başkentlerinden...


Bütün ünlü mağazalar burada , Chanel, Burbery...

Gotik Aziz Stefan Kilisesi, hemen yakınında yer alan  Mozartın müzesini gezip ara sokaklar boyunca yürüyerek Kiliseler, saraylar, müzelerle dolu tarihi merkezi önce yayan, sonra Ring Tramvayı ile ile dolaştık. Hava çok sıcak , bu yüzden günün sıcak saatlerinin geçmesini bekleyerek oyalandık. Ve sonra yeniden yaya olarak gezmeye devam ettik.  Karl Kilisesi, Maria Teresa Meydanı,  Hofburg sarayı ve  Ünlü mağazaların yer aldığı Graben caddesi   boyunca yürüdük.Cadde üzerindeki ünlü Demel pastanesinde tatlı yemeyi ihmal etmedik.


Hangisini yemeli....


Tuna nehri kenarında gün batımı....Kuğular ve olmazsa olmaz sivrisinekler...


Küheylanımız Tuna nehri kıyılarında dinleniyor...


  Akşamı geçirmek için arabaya dönüp, Tuna nehri kenarında bir park yeri bulmayı amaçlayarak uzun süre nehir boyunca ilerledik. Ancak taşkınlar nedeniyle hayli yükseltilmiş seddeler yardımıyla şehirden kopartılan Nehir  kenarına ulaşmak epey vakit aldı. Uzun süreli park edemeyeceğimizi  anlayınca bir kaç fotoğraf çekip, otobana çıktık ve uygun bulduğumuz bir servis alanında yemeğimizi yiyerek, günü bitirdik.

02. Ağustos 2013 Bratislava

Viyana - Bratislava arası toplam bir saat civarında sürüyor. Sabahın erken saatlerinde şehre girip kolayca park yeri bulduk. Eski kentin hemen yakınlarındayız. Dar sokaklarda ilerleyip, küçük meydanları dolaştık. Hava sıcaklığı giderek yükseldiği için gezdiğimiz yerlerin gölgeli dar sokaklar olması hoşumuza gitti. Meydanlardan birinde Çingene kıyafeti giymiş kızlar gördük. Kısa bir süre sonra tekrar karşımıza daha kalabalık olarak çıktılar. Kızlı erkekli romanlar, çalgılarını çalarak ve dans ederek sokaklarda dolaşmaya ve giderek kalabalıklaşmaya başladılar. Bizde bu neşeli, topluluğun peşine takılıp onlarla birlikte sokakları dolaşıp, küçük meydana geri döndük. Sanırım bir tür festivaldi, Uzun süre çalıp, dans ettiler.
Bratislava...

Slavakyanın başkenti de Tuna nehri kenarına dizilen incilerden...

Eski kent...

Çek ve Slovakların medeni boşanmaları anısına dikilen anıt.. 

Bratislavanın singesi haline gelmiş metal heykeller..

Milli tiyatro binası önündeki meydan...

Eski kentte meydandayız...


Kurutulmuş meyve ve baharatlar buram buram kokuyor...

Çingene festivali olduğunu sandığımız bir etkinliğe rastlıyoruz...

Renkli giysileri ile dans eden esmer kızlar...



Onların neşesi bize de bulaşıyor, sokakları beraber dolaşıyoruz....

Çalıp söylüyor dans ediyorlar, kızgın güneş umurlarında değil....



Birkaç saatlik geziden sonra Turizm bürosundan aldığım broşürlerle birlikte şehirden ayrıldık. Doğuya doğru, Slovakyanın içlerine doğru sürdük arabamızı. Yemek molası ve kısa bir dinlenmeden sonra Navi Bacıya Cerveny Kamen'i sorup, rotamızı o yöne çevirdik. Harika ormanlık bir arazinin ortasında bulduğumuz ortaçağ şatosu bizi cezbetti. Gezmek için çok geç kalmıştık ama geceyi geçirmek için ideal bir ortam vardı. Şatonun kenarındaki ormanlık alana yerleştik. Köyden geçerken aldığımız Merlot şarabını açıp, karanlıkta yıldızların şehirde olduğundan ne kadar daha parlak olduğuna şaşarak geceyi geçirdik. 

Cerveny Kamen

Orta çağda yapılan ve 1945 yılına kadar Palfy ailesinin 
ikametgah olarak kullandığı şato.

Şato ve geceyi geçirdiğimiz orman kıyısı...

03 Ağustos 2013 Cerveny Kamen

Ormanın  kıyısında, doğanın kucağında uyandık. Kahvaltıdan sonra Şatoyu gezmeye gittik. Kısa zaman öncesine kadar bir ailenin yaşadığı şato şu anda bir müze. Zamanda yolculuk, mobilyalar, giysiler, resimler.. Duvarlarda II. Süleyman ve III Murat'ın yağlı boya resimleri var. Şatodaki geziden sonra Nitraya doğru yola çıktık. Hava sıcaklığı giderek yükselmekte, bu da gezme azmimizi azaltmakta. Yine de Nitra da durup, tepeye yürüyerek çıkmaya ve orada ki küçük kaleyi gezmeye yetti. enerjimiz. Bu noktadan sonra yönümüzü güneye , Macaristana çevirdik. Yol üzerinde ki köylerden birinde şenlik var. Durup katıldık. Yemek çadırında dağıtılan Gulaş çorbasından alıp, oyunları izledik, Yayla ok atmaya çalıştık, Küçük adımlarla oynadıkları halk danslarını izledik. Ve akşam üzeri   Estergona ulaşma üzere arabaya geri döndük.  

Slovak köylerinden biri, şenlik var...

Başlarında taşıdıkları şişeleri kırmamak için minnacık adımlarla oynadıkları 
halk dansları, bize biraz yavan ve sıkıcı geldi....

Estergona doğru yola çıktık, her yer ayçiçeği tarlaları....

Tuna nehrini eski bir çelik köprüyle geçip Slovakyadan Macaristana geçtik. Artık Estergomdayız, bizim deyişimizle Estergon. Arabayı aşağıda bırakıp, yürüyerek kaleye tırmandık. Şehri ve Tuna nehri ayaklarımızın altında. Elli yıl Osmanlı yönetiminde kalan kalede, kalıcı bir Osmanlı izi yok desem yeridir. Kaleden inip gün batımını nehir kenarında karşıladık, 
Tunayı geçip Estergoma ulaşıyoruz.

Estergon kalesi 

Kalenin başka açıdan görünüşü

Kalenin içinden..

Kale ve toplar..

Kaleden Estergon ve Tuna nehri.

Tuna Nehri Kalenin etrafını dolanıyor.



Kalede ki bazilika.

Tuna da gün batımı.....


Yakınlarda Vizegrad var, gece için orayı düşünüp yola devam ettik. Dar yol, yoğun trafik  Hava karardıktan sonra Vizegrada varmamızı sağladı. Feribot iskelesinin olduğu meydancıkta akşam yemeğimizi yerken sivrisinekler nedeniyle geceyi burada geçirmenin uygun olmadığına ikna olduk. Budapeşte'ye kadar araba sürüp, Tuna nehri kenarında bir parka yerleştik.  Sivriler bir yandan nehirde ki eğlence gemisinden yükselen müzik bir yandan uyumayı zorlaştırdı ama yorgun bedenlerimiz  her türlü olumsuzluğu aşmaya kararlı....

04 Ağustos 2013 Budapeşte

Masamızı nehir kenarına atıp, kahvaltıyı olabildiğince keyifli hale getirmeye çalışıyoruz. Henüz sabah serini var. Gün ısınmadan nehirden yükselen serinliğin tadını çıkarmalı... Aylaklık güzel ama Buda ve Peşte bizi çağırıyor. Sıcaklık 38 derece, elimizde su şişeleri ve şemsiyelerimiz yola koyulduk. Bizim Budapeşte dediğimiz kent aslında Buda Ve Peşte olmak üzere iki ayrı kent. Tuna nehrinin kıyısında ki bu iki kent birbirine onlarca köprü ile bağlı.

Buda ve Peşteyi birbirine bağlayan köprülerden biri...

Budin kalesinin altında yer alan tünel...

Gelerty tepesi ve özgürlük anıtı..


 Nehir kenarından yürüyerek Gelerty tepesine çıktık. Şehrin en yüksek noktalarından olan bu tepe Eski çağlarda  görev yapmış, ancak daha sonra bir isyan sonucunda çivili fıçıya koyularak tepeden aşağı nehre yuvarlanmış din adamının adıyla anılıyor. Anıtı şimdilerde tepeyi süsleyen talihsiz Gelerty yi ziyaret edip, yukarı çıktığımızda özgürlük anıtını ve kaleyi de ziyaret ettik. Orada bindiğimiz hop on hop off otobüslerden biri aracılığıyla şehirde bir tur attık. Bu otobüslerden bir bilet aldığınızda 48 saat boyunca dilediğiniz kadar inip binebiliyor, hatta yanında bir nehir gezisi, bir gulaş çorbası, bir kaç bira, ve kıvır zıvır indirimler de satın almış oluyorsunuz. Biz de inip binerek , St. İvan kilisesini, Budin kalesini gezip nehir gezisi için Tunanın kıyısına indik. Yakıcı sıcak gün batımı olmasına rağmen tenimizi yaktığından nehir gezisi boyunca litrelerce su içerek bir saati aşan bir gezi yaptık. İndiğimizde yaya şehir gezisine devam edip, bedava biraları içmeye gittik. Oturduğumuz pubda ki menü de yerel bir tatlı olan Gundel Cake'i görünce sipariş vermeden duramadım. Birazdan alev alev bir tatlı geldi... Görüntü etkileyici, tadı da bir o kadar hoştu doğrusu...  Akşam nihayet çöktü ve hava sıcaklığı değişti, yorgun ayaklarımıza rağmen  ışıklı Peşte sokaklarından  geçerek, şehri Budaya bağlayan köprüleri katettik ve arabamıza vardık. Bir evvel ki gece nehir gemisinin müziğinden o kadar çok yararlanmıştık ki bu gece için daha sessiz bir yer aramaya karar verdik. Haritada beğendiğim bir yeşil alana doğru karavanı sürdü Harun. Oldukça sessiz bir yeşil alan içinde yerleşip dinlendik.   

Gelerty tepesinin altında kayalara gömülü manastır.

Tuna nehri ve şehrin iki yakası... 

Budin kalesinde bulunan saraylardan biri...


Peşte de bir virtin ve yerel desenlerle süslü hediyelik eşyalar...

St. İsvan Bazilikası

Budin Kalesi ve Maria Teresa zamanında yapılan saray...



Köprülerden biri daha...

Parlemento Binası


Gece Buda ve Peşte ışıl ışıl....


05 Ağustos 2013 Budapeşte

Parkta uyanıp, kahvaltının ardından yakınlarda olduğunu tahmin ettiğimiz Kahramanlar anıtına kadar yürümeyi planladık. Ama önce yanımızda bulunan ulaştırma müzesine göz atmak istedik. Önünde lokomotif, çatısında Antonov tipi bir uçak bulunan bu yapıya yaklaşıp en azından dışından gezdik. Müze ziyarete kapalı bugün..
İçinde bulunduğumuz büyük parkı geçip, Kahramanlar anıtının bulunduğu Meydana geldik. Meydanın hemen yanında Macaristan'da bulunan değişik mimari tarzların bir araya toplandığı  şatoları gezip, meydanda kısa bir tur attık.  Macaristanın kurucuları kabul edilen yedi kabile şefinden başka, değişik zamanların kahramanlarının da yer aldığı bu büyük anıtı fotoğraflayıp, parkın içinden karavana geri döndük. Hedefimiz bizi sıcaktan koruyacak bir yeşil alan bulup, günün kalanının dinlenerek geçirmek... Bunun için yanlış seçim yapıp Balaton Gölünü seçtik ve yola koyulduk. Balaton Macaristanın ortasında yer alan en büyük göl. Fazla uzak değil, ama hayalimizde ki göl bu değil.  Bir iki saatlik yolculuktan sonra ulaştığımız göl, çepeçevre yazlık ve oteller tarafından çevrilmiş, kalabalık  plajları olan bir yer. Km.lerce gidip sakin bir bölüm bulamayınca, gölden uzaklaşmayı ve sakin bir yer bulmayı tercih ettik. Bahçesinde deve kuşu besleyen bir amcanın bahçesine konuk olup, yemek molası verdik. Şimdiki hedefimiz Mohaç Ovası....


Milenyum kutlamaları için yapılmış ve değişik mimari türlerini bir arada sergileyen şatolar.


Kahramanlar anıtı. 


Vee Macar Kahramanları...



Gün batımına yakın Mohaça vardık. Küçük kasaba Tuna nehri kıyısında, karşıya feribot seferleri var.Yola devam için ya karşıya geçmeli ve Sırbistana girmeliyiz ya da güneye inip Hırvatistana girmeliyiz. Kararsızlık çekip, önceliği Mohaç savaşının geçtiği ovada ki anıtı görmeye verdik.
Tuna nehri Mohaç ovasının kıyısından dolaşarak Belgrada doğru akıyor...

Mohaç savaşının yapıldığı yerde ölenler anısına dikilen anıt... Arkası mezarlık...

Gün battı ve biz Hırvatistana doğru yol aldık. Uzun bir aradan sonra yine gümrük kapısı, ama işlemler çok sürmedi....Karanlıkta  Hırvat şehirlerini , Tunayı bir kez daha geçtik ve   gece geç vakit ıssız Sırp sınırına dayandık. Sırp polisi kısa bir kontrolden sonra yarım Türkçesi ile Uzun yolculuğumuzun ilk Rüşvetini istedi. "Komşii bahşiiiş" Issız gümrük kapısı   ve uyuyan küçük kızımızın rahatı bozulmasın düşüncesi direnmeden rüşveti vererek işlemleri  kolaylaştırmayı  işaret etti. Pasaport arasına koyularak sunulan 10 Dolar dan sonra polisi geçip ilerledik. İlerledik dedimse sadece iki metre... Yan pencereden sarkan bir başka kol evrakları istedi, sahnede gümrükçü vardı. Rüşvet istemeye yetecek Türkçesi ile "Bahşiş Normaaal"   diyen ve ikinci rüşveti de cebine indiren ikinci kol, işlemleri tamamlayarak evrakları teslim etti ve Sırbistan kapıları önümüzde açıldı.
Sırbistan özerk bölgesi Voyvodinanın başkenti Novi Sad,  gece karanlığında gözümüze hiç de güvenli gelmedi. Otobana  çıkıp servis istasyonlarından birinde uyuduk. Büyük para değildi ama alenen soyulmak kendimizi kötü hissettirdi.

06 Ağustos 2013  NOVİ  SAD- VOYVODİNA

Gece karanlığında bakımsız ve tekinsiz bulduğumuz Novi Sad'ı gezme isteği duymadan yola devam ettik. Navigasyon cihazı Belgradı bulmasına rağmen rota hesaplayamıyor. Aynı şeyi geçen sene de yaptığını anımsayıp, yönlendirme levhalarını takip ederek Belgrada ulaştık. Günün en sıcak saatleri, park ettiğimiz yer büyük ağaçların gölgesi ve Tuna nehrinin serinliği ile bizi hemen yürüyüşe geçmekten alı koydu. Bir şeyler yeyip içerek güneşin tepemizden inmesini bekledik. Belgrad kalesi karşımızda ve yürüme mesafesinde. İkindi vaktini bekleyip, güneşin bizi kavurmayacağına inanarak yürüyüşe başladık. Onbeş yirmi dakikalık bir yürüyüşle kaleye vardık.Tuna ve Sava nehirlerinin kesişme noktasında bulunan Kaleden şehri seyretmek oldukça keyifli.
Belgrad kalesi Sava nehrinin kıyısından.

Belgrad sokakları.

Eski bir Sırp evi

Sava nehri 

Belgrad kalesi

Kalenin girişlerinden birindeyiz..

Sava ve Tuna nehri kucaklaşıyor...


Kalede II Dünya savaşından kalma silahlar..

Belgrad sokakları.

Moskova oteli- Belgrad

Akşam yemeği için nehir kenarında...

 Muhteşem manzaranın dışında  etkileyici bir mimari yapıya rastlamamakla beraber kalede epeyce vakit geçirdik. Yerel  ürünler satan tezgahların yanında oyalandık. Kaleden çıkarak şehrin merkezi yerlerinde dolandık. Bizim İstiklal caddesine benzer bir caddede boydan boya yürüdük. Yerel içkileri olan Rakiya'yı tattık, ve bir şişe erik rakısı aldık. Karavana dönüp, akşam yemeği için masayı Nehir kenarına attık. Akşam serini , günün sıcağıyla yer değiştirdi . Gecenin karanlığı şehrin çirkin yapılarını örttü ve ışıklar  nehri ve görülmeye değer olanları aydınlattı. Yakınlarda bir tekneden gelen latin müziği bize yatağımıza kadar eşlik etti...

07 Ağustos 2013 Belgrad- SIRBİSTAN

Parkın içinde yapılan kahvaltıdan sonra Sava nehrinin bu kıyısında yer alan Zamur semtine görmeye gittik. Nehir kıyısına dikilmiş eski bir kaleden başka görülecek yeri olmayan bu semti, kötü yönlendirme levhaları yüzünden  epey debelenerek zorlukla bulduk. Bu küçük geziden sonra Belgradı terk ederek, Sofyaya doğru yola çıktık. Yol üzerinde durduğumuz restoranda Cevapçiçi ( iri köfteler) sipariş edip karnımızı doyurduk. İşletme sahibi Güler yüzlü ama biraz pisti, doğuya yaklaştıkça hijyen koşulları kötüleşiyor.

Akşam saatlerinde vardığımız Sofya'yı gün batıp hava kararıncaya kadar gezdik. Bu güne kadar duyduğumuz olumsuzluklar ve dışişleri bakanlığının "Bulgaristanı ziyaret edecek vatandaşlarımızın dikkatine" başlıklı uyarı yazısının etkisiyle gece saatinde karavanı yanlız bırakmayı istemedik. Zaten gezecek pek fazla şeyde yoktu şehirde. Gezdiğimiz bunca görkemli Şehirden sonra Sofya bize çok şey ifade etmedi. Fazlasıyla doymuştuk sanıyorum. Otoyola çıkıp, güvenli bir yer buluncaya kadar ilerledik. Gece geç vakitte güvenlikli bir otoparkta dinlenmeye çekildik. Aşağıda Bulgaristan ve Sofyada çekilmiş bir kaç fotoğraf var.







  08 Ağustos 2013 Bulgaristan 

Sınıra çok uzak olmadığımızdan kısa süre sonra Türkiye sınırındayız. her iki tarafta da işlemler çok uzun sürmüyor. Kapıkulede güler yüzlü genç Türk memurları tarafından" hoşgeldiniz" diyerek karşılandık.. Her şeye rağmen eve dönmek güzel.  Yolumuzun üzerinde Edirne var, Büyük ustanın Selimiyesini görmeden geçmek olmaz. Edirnede mola verip  muhteşem Selimiyeyi gezdik,  Ciğer tava yedik. İstanbula doğru yola devam ettik.
Büyük ustanın görkemli başyapıtı Selimiye Camii

Selimiye camiinin kubbesi

Giriş kapısındaki  süslemeler

Edirne, tarihi kentlerimizden...

Tarihi kentin sokaklarında...

Mimar Sinan heykeli ve Selimiye...


Bu köprüde geçmişten günümüze ulaşanlardan...

Öğleden sonra İstanbula ulaştık. Günlerdir gezdiğimiz kentler içinde en güzeli, en trafiği kötüsü, en çirkin binalısı "İstanbul"... Boğazda Akıntı burnu fenerinin kenarına park ettik. Boğaz, serin hava, oğlum da bize katılınca daha iyisi can sağlığı.... 

Boğazdayız....

Oğlumda gezinin sonunda bize katılıyor.

Gece ayrı güzel, gündüz ayrı. Tripotsuz çekim yaparak titrek kareler elde eden bana rağmen...:)



09 Ağustos İSTANBUL

Gün doğarken sisler içerisinde boğaz....

Sabah mahmurluğunu atıp, en yakın börekçiye gitmeli....

Otuzaltı gün süren yolculugumuz 11 Ağustosta  Antalya da sona erdi. Toplam 11.500 Km yol yapıldı. Onüç ayrı ülke gezildi. 

Gidiş güzergahı:  Antalya-İstanbul-Kırklareli-Dereköy sınır kapısı-Malko Tornova(Bulgaristan sınır kapısı) -Burgaz - Varna- Durankulak ( Romanya sınır kapısı) -Köstence - Galati - Bacau - Siret(Ukrayna sınırı)-
Cernevits- Khimelnitsky - Kiev -Hlukhiv ( Rusya sınırı) -  Moskova - Sergiev Possad- Vladimir - İvanovo - Kostroma - Yaroslavl - Vologda- Cerepovets - St. Petersburg 




Dönüş Güzergahı: St. Petersburg- Petergof - Narva (Estonya sınırı) - Talinn - Riga ( Letonya)- Vilnius (Litvanya) - Warşova( Polonya) - Krakov - Wroclav - Prag( Çek Cumhuriyeti) - Viyana(Avusturya) - Bratislava( Slovakya) - Estergom( Macaristan sınırı) - Budapeşte - Mohaç - Osijek(Hırvatistan) - Novi Sad ( Sırbistan) - Belgrad - Sofya ( Bulgaristan ) - Kapıkule sınır kapısı - Edirne - İstanbul - Antalya   









 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder