25 Şubat 2014 Salı

İtalya ve Balkanları Geziyoruz.


Ağır ağır ölür 
Yolculuğa çıkmayanlar,
Okumayanlar,
Müzik dinlemeyenler, 
Gönlünde incelik barındırmayanlar...

Pablo Neruda 







01 Temmuz 2012 İstanbul
Aylar süren hayal ve hazırlıktan sonra  nihayet yola çıkmayı başardık. 250 Kilometrelik İstanbul- İpsala arasını dura kalka 4 saatte zorla alabildik. Gümrükteki çıkış işlemleri fazla sürmedi, ama Yunan girişinde müthiş bir kuyruk vardı. Bir saatten fazla bekledikten sonra daracık yolu tıkayan Tırlardan kurtulup, Yunan girişine ulaştık. Kapıda Otomobil, Otobüs ve tırlar için ayrılmış üç ayrı kapı var. Bu bizim aracımızla ilk yurt dışı yolculuğumuz, tereddütlüyüz. Bizim aracımız ne kuş ne deve, devekuşu...  Biz 6 m. uzunluğundaki ( Fiat Ducato Maxi) karavanımızın   otomobil mi otobüs mü kabul edilebileceğini aramızda kısa süre tartışıp, daha kısa olan otobüs kuyruğuna ilişiverdik. Birazdan Yunan gümrük görevlisi yanımıza yaklaştı ve komik Türkçesi ile "Sen otobooos, haydi kişş" diyerek, bizi otomobil kuyruğuna yönlendirdi. Böylelikle, bir karavanın gümrük kapısında hangi kuyruğa girmesi gerektiği konusu artık bizce netleşti...:)) Gümrük işlemleri fazla sürmedi ve Avrupa birliği topraklarının kapıları önümüzde açılıverdi...
İlk hedefimiz olan Kavala'ya 200 km yolumuz var, Yunan otoyolu gayet güzel, bakımlı.. Arada bir karşımıza çıkan gişelere 5'er  Euro ödeyerek  Kavala'ya iki saatte vardık. Vakit akşam üzeri , benzinimiz azalmakta ve ilk işimiz bir benzinlik bulmak. Otoyol üzerinde hiç benzinlik bulamadığımız için neredeyse göstergenin kırmızı ışığı yanacak. Sonradan benzinliklerin bizimki gibi yol kenarında değil, bir miktar içeride düzenlenmiş  servis alanlarında olduğunu fark ediyoruz, ama ilk gün için Kavala içerisinde benzinlik arama maceramız başlıyor.
Yunanistan'da benzin istasyonları cadde üzerindeki herhangi bir binanın alt katında, pompa da kaldırımın üzerinde olabiliyor. Ancak saat 19.00 olunca kapatıp eve gidiyorlar galiba. Nöbetçi benzinciyi arayıp bulmamız biraz vakit alıyor, ilk bulunan nakit istiyor, ikinci bulduğumuz benzinci  neyse ki kredi kartı kabul ediyor. Depoyu dolduruyoruz, ama mazot fiyatı Türkiye'ye göre çok da ucuz değil.  Artık kendi karnımızı doyurabiliriz.
Rıhtımda kısa bir tur attıktan sonra dar sokakları ve eski evleri ile Antalya'nın kaleiçine çok benzettiğimiz  eski kenti gezmeye koyulduk. O akşam Kavala'da halk dansları festivali var. Değişik ülkelerin stantları ve dansçıları sokaklarda gösteri yapıyordu. Bir süre onları izledik, Kavalalı Mehmet Paşanın doğduğu evi ve dev heykelinin bulunduğu meydanı dolaşıp, karnımızı doyurmak üzere gelirken müşterilerden birinin midye yediğini  gördüğümüz lokantaya geri döndük. Başak midye dolma  istedi, bizde grek usulü peynir salatası istedik. Ama garson kıza midyeyi anlatmak için sarf ettiğim İngilizce sözcükler bir türlü yerini bulmadı. Sonunda garsonun "haa midyeee.." demesiyle karşılıklı kahkahaları koyuverdik. Pek çok yemek ismi gibi bu da aynıymış meğerse.. Ama midyeyi dolma değil haşlayıp getirdi, bizim peynir salatası ve kızarmış ekmekler de biraz tuzlu olmakla beraber süper lezzetliydi.
                                      
Kavalada bir kilise.

Kavalaya giriş

                                     
Arkadaki levhada Konstantinopolis 430 km. yazıyor...

 Gece geç vakitte arabaya geri döndük. Ona henüz araba diyorum çünkü karavana dönüşmek için bir yıl  beklememiz gerekiyor. Karavan konusuyla ilgilenen herkes biliyor ama bilmeyenler için söylüyorum, Eğer beş yaşından küçük bir aracı karavana dönüştürmek isterseniz % 134 oranında ÖTV ödemeniz gerekiyor. Bizim aracımız henüz dört yaşında , beş yaşını dolduruncaya kadar onu karavana döndürmemiz maddi sorunlar nedeniyle zor. Bu yüzden  bizim aracın içinde uyumamızı sağlayacak bir yatak, ve kahvaltı hazırlamamıza yetecek mutfak donanımı dışında bir şey yok. Banyo ve Wc ihtiyaçlarını ancak dışarıdan karşılayabiliyoruz.
Uyumadan önce bir nöbetçi benzinliğe uğrayıp tuvaletinden yararlandık. Dışarıda hava serin ama aracın içi sıcak. Bir süre kapıları kapatıp uyumaya çalıştık ancak kısa sürede bunalıp, kapıları pencereleri açıp yarı uyur yarı uyanık sızdık. Bu defa da sivrisineklerin hücumuyla uyandık. Hava artık serinlemeye başlamıştı. Kapıları örtüp, kendimizi uykunun kollarına bıraktık.

02 Temmuz 2012 Kavala- Yunanistan
Sabah erken kalkıp, yaşlı teyzelerle amcalarla beraber denize girdik küçük bir plajdan. İnce kum, dalgasız deniz, herşey harika... Kahvaltının ardından Selanik'e doğru yola çıktık.Yol boyu minik kilise maketine benzer şeyler gördük. Bizim yatırlar gibi, mum dikilmiş çoğunda, bazılarında ikonlar vs. var. Ortodokslara ait bir ibadet noktası olmalı....
Kavala plajı, emekli amcalar ve teyzelerle dolu..

Kavala plajı

Küçük ibadet noktaları....

Manzaralı bir yoldan dura kalka, saat 15.00 gibi Selanık'e varabildik. Yunanistanın büyük kentlerinden ve trafik oldukça yoğun. Park edecek yer bulmak için uzun süre uğraştıktan sonra merkezden uzaklaşmaya ve kenar mahallelerden birinde park etmeye razı olduk. Çevredekilere sorup, nerede olduğumuzu elimizde ki haritaya  işaretledik. Artık şehri gezmeye gidebiliriz. Belediye otobüsüne binip, merkezde indik. uzun süre sokaklarda meydanlarda gezindik. Kordonuyla, şehrin genel havasıyla İzmir'i  andırıyor insana. Konsolosluğun hemen yanında bulunan Atatürk'ün yaşadığı evi, tadilat nedeniyle ancak dışından görebildik.
Karnımızı ilginç ve lezzetli yunan yemekleriyle doyurduk.
Selanik- Zafer takı

Selanik- Rotunda

Atatürk'ün yaşadığı ve şu anda müze olan ev, hemen konsolosluğun yanında.

Selanik sokakları

Beyaz Kule....

Selanik, kordona inen caddelerden biri. 


Tıpkı kordona benziyor, uzakta beyaz kule...

Akşam üzeri sıcak ve sivrisinek saldırısı o kadar yoğunlaştı ki geceyi Selanik'te geçirme fikrimizden vazgeçerek Kozani'ye doğru yola çıktık. Hava karardı ve biz sayısız tünel ve viyadükten geçerek Kozaniye bağlı Ptolemaida 'ya ulaştık. Burası Dedemin Türkiyeye göç etmeden  yaşadığı yer. Şu anda madencilikle geçimini sağlayan insanların şehri.  Ptolemaida'ya ulaşıp geceyi geçirecek bir yer ararken bir benzin istasyonunda durup, tuvaletini kullandık. Geri döndüğümüzde Harunun Benzinci ile Türkçe sohbet ettiğini gördük. Yaşlı ve tonton bir ihtiyar olan Vangelis amca Sivas'tan  göç eden  babasından öğrenmiş Türkçeyi. Sohbeti sürdürecek kadar hakim dilimize. Saatler gece yarısını gösterirken turşu ve bir kaç meze eşliğinde kendi yaptığı   Uzoyla  demlenen bu yaşlı yunanlı bize geçen yıl Türkiye'ye , kendi dedelerinin göç ettiği yerlere yaptığı ziyareti ve Türklerin sıcakkanlılığından ne kadar etkilendiğini anlattı. Ve o da bize  çok sıcakkanlı davrandı. İstasyonun sessiz bir köşesini gösterip orada kalabileceğimizi söyledi. 

03 Temmuz 2013 Ptolemaida - Yunanistan
Vangelis amcanın neşeli sesiyle gözümüzü açtık. İstasyona gelen hemşehrileriyle şakalaşıyordu. Uyandığımızı görünce bizim için hazırladığı haşlanmış yumurtaları verdi ve bize köye kadar rehberlik edebileceğini belirtti. 85 yaşındaki bu tatlı ihtiyarı daha fazla yormayı istemedik.



Vangelis amcanın benzin istasyonu.

Komnina köyü..

Komnina dedelerimin köyü..

Komninalı Ayastafanos amca, laz şivesi ile konuşuyor Türkçeyi..

komnina.
 Kısa sürede  gönlümüzü fetheden Vangelis amcayla vedalaşıp Dedemin ve Büyükannemin köylerine doğru yola çıktık. Önce büyükannemin köyü olduğunu düşündüğümüz Trepişta (aya hristafanos'a) sonra da dedemin köyü Uçana'ya ( Komnina) uğradık. İlk köyde türkçe bilen kimseyi bulamadık. Ama Uçana 'da  köy kahvesine oturunca Türkçeyi laz şivesiyle konuşan bir yunanlı bize ev sahipliği yaptı. Onun da dedeleri Trabzondan göç etmiş Yunanistana. Adaçayı ısmarlayıp bir süre sohbet etti bizimle. Köyde bizimkileri hatırlayan kimse yok tabii. Hangi evde yaşadılar hiç bir ip ucu yok. Muhtemelen yıkılıp, ortadan kalkmışlar, izlerine ulaşmak imkansız. Varlıklı köyler her ikisi de , tarımla geçiniyorlar. Vedalaşıp ayrılıyor, Meteoraya doğru yola çıkıyoruz. 
Orta Yunanistanın dağlık bölgelerinde, dar ve virajlı yolları kat ederek öğleden sonra Meteoraya vardık. Günün en sıcak saatleri, ortalıkta kimsecikler yok. Arabayı park edip, dar sokaklarda dolaşıp, levhaları takip ettik ve sonunda bulduğumuz patikadan Manastırların gözüktüğü tepeye doğru yola çıktık. Yolda karşılaştığımız yunanlı çocuklara el kol işaretiyle sorduk, doğru yol olduğunu belirttiler. Sıcak ve yokuş yüzünden her 50 mt. de bir durup soluklanarak bir saatte zorlukla manastırların bulunduğu düzlüğe tırmandık. Yüzlerimiz pancar gibi kıpkırmızı ve ter içerisindeyken,  gördüğümüz manzara bir kez daha kaynar suyla haşlanmış etkisi yarattı. Yukarıya çıkan bir araç yolu vardı ve herkes arabasıyla gelmişti. İlk manastırı gezdikten sonra plato üzerinde yer alan diğer Manastırları ( yaklaşık 20 tane irili ufaklı ) gezebilmek için Harun'u aşağıya arabayı alıp getirmeye yolladık.  İniş daha kolay olduğundan yarım saatten biraz daha fazla bekledikten sonra Harunla yukarıda yeniden buluşmayı başardık. ve kalan Manastırlar arasındaki yolu en azından araç yardımı ile katettik. Bütün yoruculuğuna rağmen yukarıda gördüğümüz manzara bence gezi boyunca gördüğümüz en etkileyici manzaralardan biriydi,  ve yorgunluğumuza kesinlikle değmişti. Kayalar üzerine inşa edilmiş irili ufaklı bu manastırlar bence Yunanistana gelmeyi düşünenlerin mutlaka gezmeleri gereken yerler arasında yer almalı. 
Patikadan yukarı çıkarken, soluk soluğa...


Manastırlar kaya kütleleri üzerinde, birer kartal yuvası gibi...






Yukarıda değişik manastırlardan görüntüler var... 

Akşam üzeri Meteoradaki gezimizi tamamlayıp, batıya doğru yolumuza devam ettik. Geceyi geçirecek sakin bir yer bulup, yarın İgomenistaya varmayı planladık. Rotamız bizi dağların arasından geçen yollara çıkarttı yeniden. Yol kenarında bulduğumuz bir çeşmede  serinleyip, temizlendik. Dağ köylerinden birinde güzel bir park yeri bulup yerleştik. Köyün hemen kenarında küçük ve bakımlı bir yeşil alan. Akşam yemeği için hazırlanırken Yunanlı yaşlı bir çift, torunları ile beraber parka geldi. Ortak bir dil konuşamamıza rağmen kısa sürede kaynaşıp, garip bir iletişim diliyle sohbet bile ettik. Akşam saatleriyle beraber güzel bir serinlik de çöktü. Battaniyelerimize sarınıp uyuduk.

04 Temmuz 2012  Meteora yakınlarında Bir köy
Sabah erkenden kalktık. Çevredeki yüksek dağlar ve sabah sisi nedeniyle süper bir manzara var. Deniz seviyesinden 900 m. yukarıdayız. Kahvaltı yaparken, dün geceki Yunan dede parka gelip bizimle çay içti. Kahvaltıdan sonra vedalaşıp, yola çıktık. Yanya'yı biraz geçtikten sonra Dodoni adında bir antik kent levhası görüp otoyoldan ayrıldık. Antik çağda kehanet merkezi olan eski bir yerleşim yeriymiş. Tapınağın hemen yanında bulunan dev meşe ağacının hışırtısına göre kehanette bulunurmuş o dönemin din adamları. Ama Roma imparatoru niye sinir oldu bilinmez,  meşeyi söktürmüş. Şu anda yerinde yeniden yeşeren  bir başka meşe var. Dibine oturmuş iki Japon turist hışırtı  dinliyorlar. Biz de kulak kabarttık, biraz acele etmezsek, İtalya'ya geçmek için binmeyi düşündüğümüz geminin arkasından yüzeceğimizi söylüyordu...:))  Hışırtıya hak verip yeniden yola koyulduk. 


Antik yunan kentlerinin olmazsa olması Tiyatro.

Dodoni antik kenti.

Kehanetin yapıldığı ağaca yaklaşırken...

Meşe hışırdıyor "az daha hışırtımı dinle, sonra feribotun arkasından yüzerek geçersin İtalyaya..." 


Sayısız tünelden geçerek İgomenista'ya vardık. İlk iş limana girip İtalya feribotu için bilet aramak oldu. Daha önce internet üzerinden kontrol ettiğim için bir miktar bilgim var, gişelerden birine yanaşıp, 140 Euro ödeyip, en ucuz bileti aldık. Bariye giden bu dev feribot, akşam 21.00 de kalkacağından, o saate kadar serbestiz. Küçük liman kentinde kısa bir tur attıktan sonra, plajda bir ağaç gölgesi bulup yayıldık. Deniz sığ ve yosunlu, bu nedenle de kirli  ama yinede bir kaç gündür su görmeyen bedenime çok iyi geldi. Makarna ve salata yapıp karnımızı doyurduk ve okaliptüs ağaçlarının altında kitap okuyup, uyuklayarak dinlendik. 

İgomenista plajında gemi saatine kadar dinlenirken...

Okaliptüs gölgesinde, şekerleme....

 Şehre geri dönüp, fotoğraf makinamızdaki fotoları flash diske atabilmek için bir internet kafe bulduk. Klavyeleri bizden farklı olduğu için bir kaç dakikalık işlemi yarım saatte zor hallettik. Saat 21.00 e yaklaşırken limana giderek, Dev gemiye bindik. Aqua Herqul adındaki feribotumuz saat 22.00 olurken limandan ayrılmayı başardı.    
Bizi İtalya-Bari'ye  götürecek Aqua Herkul.. 

Dev feribotun güvertesinden, İgomenista limanı.

Güneş adaların arasından batıyor...
Gemiye yerleşip, oturma salonuna çıkınca, en ucuz bileti bulmak için uğraşınca, en alt gelir ve eğitim  seviyesinden yolcularla seyahat etme şansını da satın aldığımızı fark ettik. Yolcu salonunda  yerlere yayılarak uyumaya hazırlanan bol çocuklu yolculardan bir an önce ayrılıp, güvertede açık havada  yolculuk etmeye karar verdik. Ancak, bu kez de üst güvertede denizi seyrederken kafamıza sigarasının külünü silkelemekten vazgeçmeyen yolculardan bezdik. Güverteye tükürenlerden ise hiç söz etmesem daha iyi olacak galiba...Neyse biz  gecenin keyfini yolculara rağmen bir süre daha yaşayıp, arabamıza uyumaya gittik. Gemi bir beşik gibi sallanırken  kesintili de olsa dinlendirici bir uyku çektik. 

Su herkülünün güvertesinde çay keyfi...

05 Temmuz Adriyatik denizi
Sabah güneşle beraber uyandık. Tadına doyulmaz bir sabah başlıyor, Adriyatik denizinin ortasında. Kahvaltımızı arabada yaptıktan sonra şezlonglarımızı attığımız güvertede denizi ve çevreyi izleyerek çay keyfi yaptık. Hatta bir ara balina bile gördük denizde, bize kısa bir süre eşlik edip, derinlere geri daldı. Benim için çok heyecan vericiydi doğrusu... Öğlen saatlerine yaklaşırken İtalya ufukta gözüktü. Bari limanına inip şehir merkezine ulaştık. Arabamızı park edip, yemek molası verdik. 
Bari limanı 
Barinin tarihi çekirdeğini çeviren surlar.. 
Bari sokakları.

Bari de ara sokaklar.

Bari de bir meydan 
Bari...

Bari tarihi dokusu çok iyi korunmuş bir liman kenti. Dar sokaklarında, kiliselerinde, küçük meydanlarında  gezip nihayet yemek yemeye uygun bir kafeterya bulduk. İtalyan işi bir gözleme yiyerek italyan hamur işleriyle tanıştık. Öğleden sonra Bariden ayrılıp, Taranto'ya doğru yol aldık.

 
Taranto
Taranto

 Taranto'da küçük bir şehir turu atıp, yola devam ettik. Hava inanılmaz sıcak ve  bu akşam çizmenin ucuna varmayı planladığımız için uzun yol bizi fena halde bunalttı. Akşam üzeri Pizzo adlı küçük bir sahil kasabasında konakladık Akşam yemeği molasından sonra biraz daha güneye inmeye karar verip, gece geç vakte kadar araç sürdük. Başak aldığı bir mikrop yüzenden hastalandı, Kusma ve ishal var. Sıcak, uzun yol ve Başağın hastalığı bizi bunalttı. Villa San Giorgianni'ye yaklaşıp, bir servis istasyonunda uyuduk. Karşımızda Sicilya adasının ışıkları görünüyordu.

06 Temmuz Villa San Giorgianni
Erken kalkıp Sicilya adasına gitmek için feribot bileti alıp kuyruğa girdik. Bir süre bekledikten sonra bir görevli bizi ve  kuyruktaki diğer araçları beklediğimiz yerden alıp başka bir noktadan başka bir feribota bindirdi. Gemi bizi bütün sahili dolaştırıp, Messina çıkışında bir Limana indirdi. Otobandan Etna dağına çıkmaz üzere yola koyulduk. Elimdeki rehber kitapçıkta ismi verilen kıyı kasabası Taorminayı bulup, anayoldan ayrıldık. Kartal yuvasını andıran bir yerleşim yeri, yol yapacak düzlük bulamadıklarından elma kurdu gibi dağı oyup, köprülerle, tünellerle dağın üstüne doğru çıkmışlar. Kasaba dağın eteğine kurulmuş diyeceğim ama etek bildiğimiz etek gibi değil, neredeyse 45 derecelik bir eğim var. daracık yollardan tırmanıp, yanlış yere geldiğimizi anlamamız ve geri dönüp ana yola inmemiz epey vaktimizi aldı. Sonunda İngilizce bilen bir market sahibi, Etna dağına nasıl ulaşabileceğimizi ayrıntılı şekilde tarif etti. O dakikadan sonra yolu bulup, dağa tırmanmaya başlamamız sorunsuz oldu. Hava giderek serinledi. Eşsiz bir manzara var, yolun her iki kenarında üzeri çiçekli ağaçlar,  rengarenk otlar ve çiçekler var.  Yükseklik artıp, dağın zirvesine yaklaştıkça, zaman zaman faaliyete geçen yanardağın ağzından fışkıran lavların hangi yolu izleyerek aşağıya indiğini kolayca görebiliyoruz. Güzel manzara yerini ürkütücü bir görüntüye terk ediyor yavaş yavaş. Bir saati aşan araba yolculuğundan sonra teleferiklerin olduğu düzlüğe vardık. Her yer simsiyah lav  ve kül  tozları ile kaplı. Zirveye kadar teleferiğin gittiğini zannedip, sandaletlerimizi değiştirmedik. Kişi başı 30 Euro ödeyerek biletlerimizi aldık ve teleferiğe binip ancak yarı yol sayılabilecek mesafeye kadar çıktık. Artık 2650 m. deydik. Ama kraterin ağzı 3000 li m.lerde. Bu noktadan sonra arazi araçlarına binip biraz daha yukarı bir noktaya ulaşmak mümkün ancak 30 Euro daha ödemek gerekiyordu kişi başı.İki gün üst üste feribotlara verdiğimiz miktarları göz önüne alarak yürümeye karar verdik. Dağa tırmanmaya başladık ama ayağımızdaki sandaletler işimizi zorlaştırdı. Bu arada ciplere doluşup yukarı doğru gidenlerin tozu da kısa aralıklarla üzerimizden geçmekte olduğundan oldukça zorlu bir tırmanış oldu. Yinede bir saatten daha uzun süre yukarı doğru çıktık, kraterden yükselen dumanları görüp, homurtuları duyduk. Hava buz gibi ve rüzgarlıydı. Kratere kadar çıkamayacağımızı anlayınca, yorulup geri dönmeye karar verdik. Aşağı inişte rüzgarın hızı daha da arttı, ve teleferik kabinini bir o yana bir bu yana salladı durdu.  Bildiğimiz duaları okuyarak aşağıya arabayı park ettiğimiz yere ulaştık, bir şeyler atıştırıp, Sirakuzaya doğru yola çıktık.
 
Etnaya çıkış yolu, her yer yemyeşil.
Etnadan aşağıya bakış..
Etna dağına çıkmak için bindiğimiz teleferik.

Bir saatlik yürüyüşten sonra krater uzakta göründü.

Hava soğuk, rüzgar şiddetli...

Kraterden dumanlar ve homurtular çıkıyor...
  
Etna Monte..


Sirakuza sicilya adasının güney ucunda, güzel bir şehir.  Hava sıcak ve bunaltıcı olduğu için, denize girmek istedik ama bir türlü uygun bir nokta bulamadık. Sirakuza da bir süre dolaştıktan sonra Messinaya doğru dönüş yoluna geçtik. Dönüş için son feribotu sormadığımızı hatırlayıp, gerildik. Bu yüzden fazla geç kalmamaya karar vererek yol aldık ama  denize girme isteğimizden vazgeçmediğimizden kıyıdan gitmek zorundaydık ve sürekli yerleşim yerinden geçen yolda trafik oldukça yoğundu. Sonunda denize girebileceğimiz güzel bir plaj bulduk, buz gibi suyu olan bir plaj... Öyle soğuk ki, suda kısa süre kalabildim. Ama çıkınca hemen arkamızda yer alan tesiste duş almak mümkün olmadı. Saat 19.00 u geçti, kapalıyız dedi görevli ve açık havada ki duşlardan yararlanmamıza izin vermedi. Fazla prensipliler doğrusu. Hayıflanarak arabaya  geri döndük ve şişe suları ile duş aldık. Etna dağının siyah tozlarından kurtulmuştuk sonunda... Biz kurtulduk ama fotograf makinamız içine giren lav tozlarından uzun süre olumsuz etkilendi. Sık sık lens arızası yazıp kendini kapattı.
Siracuza da yat limanı

Sirakuza limanın arkasında kafeteryalar

Sirakuza sokakları

Hava kararırken Messinaya ulaşıp, sabah indiğimiz limana girdik. Her yer karanlık  zorlukla bir görevli bulup, elimizdeki dönüş biletini gösterdik. Görevli bize başka bir limana gitmemiz gerektiğini çünkü bu biletin Blue Ferry adlı firmaya ait olduğunu söyledi. Sabah indiğimiz yer olduğundan eminiz bu yüzden başka bir görevli daha bulup sorduk. O daha iyi İngilizce biliyordu, bize diğer limana nasıl ulaşacağımızı iyice tarif etti ve iyi şanslar diledi...!! şansa ihtiyacımız olduğu açık, yola koyulduk, hiç bilmediğimiz bir kentin sokaklarında gece karanlığında Blue Ferry limanını aradık. Çok şükür ki yönlendirme levhaları iyiydi ve biz sonunda limanı bulduk,  rıhtımdaki görevlinin yönlendirmesi ile dar bir metal rampadan feribota doğru çıktık, çıktık ve sonunda dar ve 90 derecelik keskin bir dönemeci alıp güverteye girmemiz gerekti. Aşağısı deniz ve biz epeyce yukarıda bir yerde rampada sıkışıp kaldık. Güverte subayı bizi o noktada görünce saçları dimdik oldu ve çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Biz de bağırdık çünkü bizi bu rampaya sokup, sonrada denize düşmemize sebep olacak olanlar onlardı. 5 cm. ileri, 5 cm. geri gidip gelerek aşağıya düşmeden geminin güvertesine geçmeyi başardık. Ama hepimiz korktuk ve gerildik. Güvertedeki görevli bizi güvenli bir noktaya yerleştirdi. Güvertede bizden başka büyük araç yoktu ve bizi neden o rampaya yönlendirdiğini hiç anlayamadık. Karşı kıyıya çıktığımızda da benzer bir rampadan sürüne sürene karaya çıkmayı başardık. Yanlış liman, yanlış rampa bizi epeyi üzdü, ve Sicilyalılara iyice gıcık olduk... Limanın bulunduğu kasabada karnımızı doyurup, bir süre daha araba kullanıp günü bitirdik. 

07 Temmuz 2012  Otoyol üzerinde bir servis istasyonu
Erken kalkıp, gün ısınmadan biraz mesafe kaydetmek istedik. Bugünkü parkurumuz uzun, Napoliye varmayı planlıyoruz. Yol üzerinde gölgesi bol bir servis istasyonun da kahvaltı yaptık ve yola devam ettik. Hava kısa sürede ısındı ve sıcak nedeniyle yol almak iyice zorlaştı. Uykumuzu açmak için durduğumuz servis istasyonlarında  koyu kahve ve paninilere takılmaktan yolculuğumuzun sonunda toraman olma olasılığımız artmakta. Öğlen yemeğinden hemen sonra Napoli yakınlarında bulunan Pompei  şehrine vardık.

Arena

Pompei sokakları, karşıda Vezüv  yanardağı

2000 yıl öncesinden günümüze olduğu gibi kalan yapılar..

Tavernalarda bulunan tezgahlar...

Pompei sokakları

Vezüv ve pompei




Patlama sırasında lavların altında kalan insan vücutları  daha sonra çürüyüp 
ortadan kalkınca, kalan boşluklar kazı ekibince fark edilmiş. Boşluklara alçı şırınga edilerek
 elde edilen insan figürleri. Çoğu acı içinde yüzlerindeki korkuyu ve dehşeti görmek mümkün...
Sadece insanlar değil hayvanlara ait alçı figürler de var.. 




 Pompei 2000 yıl önce Vezüv yanardağının patlaması sonucu küllerin altına gömülen ve bozulmadan 1800 yıl boyunca uyuyan kent. Bundan 200 yıl önce varlığı keşfedilmiş, bugün büyük bölümü kazılarak gün ışığına çıkarılmış. Antik dönemin yaşam tarzını olduğu gibi gözler önüne seren bir zaman makinesi.. Lavların altında bozulmadan günümüze ulaşmayı beklemiş. Mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri diye düşünüyorum. Şaşkınlık ve hayranlıkla saatler süren gezimizin sonunda akşam  üzeri çıktık Pompei kalıntılarından. Bugün ki yerleşim yerinde de kısa bir gezinti yaparak ayrıldık Pompeiden ve Napoliye ulaştık.  Merkezi bir yere park ettik ve bir süre kentte dolaştık. Karnımız aç ve yorgunuz, kentin deniz kıyısında olduğunu bildiğimizden kıyıda bir yere park edip geceyi geçirmeyi hayal ettik. Arabaya geri dönüp Napolinin çılgın trafiğine kapıldık ve saatlerce dolanmamıza rağmen ne kıyıda uygun yer ne de şehirden çıkış yolunu bulamadık. İtalyanlar sorulan İngilizce sorulara ısrarla İtalyanca cevap verdikleri için  bir türlü şehirden çıkmayı başaramadık. Saatler sonra şehirden çıkmayı başardığımızda aç ve bitkindik. Napoli trafiğine yenik düşmüştük. O güne kadar kullanmadığımız Navigasyon cihazına O günden sonra taptık, ve ne diyorsa yaptık. Bizi hiç yanıltmadı, üzmedi...    
Napoli , hava kararmak üzere..

                                     
Napoli.


08 Temmuz 2013 Napoli kıyısında bir servis istasyonu
Hızlı kahvaltı ve otoyoldan fazla sıkıcı olmayan bir yolculuktan sonra Romaya vardık. Vakit öğlene yaklaşırken, kentin kenar mahallelerinde bir yerde park edip, merkeze metro aracılığı ile ulaştık. Vatikandan başlayıp, Romanın eski merkezini alt üst ettik. İnanılmaz güzellikte bir şehir. Binlerce yıllık kültürel mirası özenle korunmuş, eskisi, daha eskisi hepsi yan yana duruyor. Müze gibi, nereye baksan görülmeye değer bir şey var çevrede. Mimari, heykeller, havuzlar herşey büyüleyici.  Tek bir sıkıntı var, o da  kalabalık, bu güzellikleri görmeye gelen binlerce insanla aynı anda  dünyaca ünlü eserleri görmeye uğraştık. Öyle ki aşk çeşmesi gibi bazılarına yaklaşmak bile sorun oldu. Havanın sıcaklığı da performansımızı düşürdü. Sık sık serin bir gölge bulup dinlenmeye çalıştık gün  boyunca. Gioncolo tepesine çıkıp şehri yukarıdan seyredip, güneşin sıcaklığını biraz da olsa yitirmesini bekledik.  Garibaldinin anıtları süslüyordu tepeyi. İkindi vakti yeniden düştük sokaklara. Elimizdeki haritaya bakarak o eserden, bu esere koşturduk durduk. En son Collesiumda durduk. Artık yorgunluk ve açlık bizi ele geçirmişti. Metroya binerek arabayı park ettiğimiz mahalleye geri döndük. Hintlilerin işlettiği bir restoranda, İtalyan yemekleri ile karnımızı doyurduk. 
Gioncolo parkı ve Garibaldi. 

Her köşe başında karşımıza çıkan anıtsal havuzlardan biri

Her yer heykel, her yer havuz..

Bir başka havuz...


Roma dondurması....

Ve ünlü aşk çeşmesi..



Olağan üstü genişlikteki kubbesi ile Parteon

Parteonun içi..

Venedik sarayı, Mussolini buradan seslenmiş II. Dünya savaşında İtalyanlara

Collesium 

Vatikan

Vatikan 

Collesium

Muhteşem rönesans resim ve heykelleri ile bezenmiş kiliselerden biri.

Arabayı parkettiğimiz yere geri döndük, ve onu sağ ve esen bulduk. Çünkü duyduğumuz hırsızlık hikayeleri bizi az da olsa endişelendiriyor.Yol kenarında park ettiğimiz için uyumak zor, trafik gürültüsü ve sıcak çok fazla. Gündüz gezdiğimiz Gioncolo parkına gitmeye karar verdik ve navigasyona kendimizi emanet ederek yola koyulduk. Kısa süre sonra manzaralı ve esintili bir noktada park halindeydik. Rahatça uyuyabildik.

09 Temmuz 2013 Roma
Erken kalkıp, hava ısınmadan Roma'yı gezmek niyetindeyiz. Yanına park ettiğimiz Manastırın, İtalyanın Fransızlara karşı verdiği bağımsızlık savaşı sırasında Garibaldinin karargahı olduğunu öğreniyorum duvardaki levhalardan. Manastır duvarlarında anı olarak saklanmış bir top mermisi duruyor. Kahvaltımızı arabada yapıp yeniden yola koyulduk. Roma gibi kalabalık bir şehirde park yeri bulma konusunda fazla iyimseriz. Gezmeyi planladığımız yere yakın park etmek istiyoruz.  Bir saati aşan çabalamadan sonra kaybolduğumuzu düşünürken bulduğumuz park yerinin gerçekten varmak istediğimiz noktaya çok yakın olduğunu farkedip seviniyoruz. Geniş bir yeşil alandan geçerek, Piezza del Popola ya iniverdik kolayca. Çeşmeler, meydanlar, kiliseleri gezmek saatlerimizi aldı. 




 Sıcak nedeniyle tereyağı gibi eriyerek kaldırıma akan bir seyyah...:)
 Roma imparatorluğunun kalbi Antik Roma
 Ünlü gelecek okuyucu..
 Colloseum

Piezza del popolo
 Venedik sarayı
 Romanın kurucuları Romus ve Romulus kardeşler, beslenme halinde..



 Karnımızı doyurup, enerji depoladık ve yeniden gezmeye başladık. Ancak hava öyle sıcak ve bezdirici ki her bulduğumuz gölgeye sığınmak istedik. Başak sıcak yüzünden mızırdanmayı giderek artırdığından ve yorgunluk bizi de etkilediğinden arabaya erken döndük. Saat henüz 16.00 civarında ama hava hala sıcak, ter ve toz içindeyiz. Parkın bir köşesine çekilip çay demleyip, yorgunluk attık, hatta elimizde ki şişe suları ile birer duş bile aldık. Ancak Başak sorun yaratmayı sürdürdü. Önce giyinirken sırtını dolaba çarptı, ağladı, sonra saçlarını taratmamak için kaçıp, tırmandığı kütüklerden düşerek kendini kana buladı. Ağladı, ağladı ve daha çok ağladı. Roma, sıcak ve Başak bizi yordu, kuzeye daha serin bir yere doğru yol almaya karar verdik. Rotada Floransa var. Akşam vakitlerinde Roma'ya veda edip, yola koyulduk. Otobandaki servis alanlarından birinde park edip uyuduk.

10 Temmuz Salı 
Erken kalkıp, Sienaya doğru yola koyulduk. Haritada gördüğüm bir göl beni cezbetti, dünkü sıcağın etkisiyle bu günü daha yavaş ve dinlenerek geçirmeyi teklif ettim. Hedefi değiştirip göle yöneldik. Anayoldan ayrılıp önümüze çıkan ilk köyün içinde kaybolmayı başardık. Köy dediğim yer bizimkilere pek benzemiyor. Tertemiz bakımlı, yollar pırıl pırıl, park yerleri işaretli, hatta bazıları tek yönlü vs...Biraz çabalayıp, çıkışı bulduk ve kısa süre sonra gölün kenarına, ağaçların gölgesine yayıldık. Mangal yakıp, keyif yaptık. Göl fazla derin değil, ancak Başak 20 cm. suda debelenip serinledi.



 Tresimano gölü kıyısında..
 Su derinliği 20 cm. ama ne gam, ördekler yüzdüğüne göre Başak da yüzer.. 



Kitap okuyup, ağaç gölgesinde uyuklamak hepimize iyi geliyor...



Öğleden sonra yeniden yola çıkıp, Sienaya doğru araba sürdük. Hava sıcaklığı hala çok fazla, biz güneşe doğru araba kullandığımız için, beynimiz uyuşmakta, 50 km. yolu zor tamamlayıp, ağaçlıklı bir park yeri bulduk ve bir süre kendimize gelmek için pinekledik. Enerjimiz yeniden yükselince tarihi  kısma doğru yükselen yolu tırmandık, ve bir anda kendimizi orta çağda buluverdik. Dar ve gölgeli sokaklar, 500 yıl öncesinde günümüze hiç değişmemiş gibi.. Kalenin kapısından geçerek girdiğimiz ilk sokak sarı yeşil flamalarla süslü. Cambo meydanına kadar, dar sokakları ve evleri seyrederek ilerledik. Daracık geçitlerden geçerek ulaştığımız meydan  her yıl geleneksel Palio  yarışının yapıldığı  meydan. Şehirdeki 10 ayrı cemaatin temsilcileri eğersiz olarak at üzerinde yarışıyorlar ve kazanan palio denen flamayı alıyormuş.  



Dar sokaklar ve evler orta çağdaymışız gibi hissettiriyor bize, büyülenmiş gibiyiz.. 
Gotik Duomo kilisesinin süslemeleri ve her meydanda karşımıza çıkan kuleler hayran bırakıyor insanı. 


Dükkanların vitrinleri beni en çok çeken şeylerden biri, özellikle yiyecekle ilgili olanlar.


Palio yarışının yapıldığı meydan.

Sokakları dolaşırken ellerinde mavi flamalar olan bir başka grup gördük. Marşlar söyleyip, müzik aletleri çalarak, tarihi sokakları dolaştılar, biz de arkalarından. Kentteki cemaatlerden biri olduğu kuşkusuz. Bazılarının ellerinde, bazılarının da flamalarının ucunda emzikler var. Yazın uzun günlerinin avantajını kullanıp, saat 21.00 kadar çevreyi gezmeye devam ettik Karnımızı İtalyan pizzaları ile doyurup, arabaya döndük ve yola devam ettik. Geceyi geçirmek üzere otobandaki Servis istasyonlarından birinde park ettik.

11 Temmuz 2013 Çarşamba Floransa
Sabah serininde  yola çıktık, çok geçmeden Floransadaydık. Kamping ararken bulduğumuz meydan bize çok  cazip göründü. Park edip, etrafa göz attık. Ünlü Michelangelo meydanındaydık, kente yukarıdan bakınca, yürüyerek Arno ırmağı kıyısına kolayca varabileceğimizi fark ettik. Bulunduğumuz yerden, kubbeler ve kuleler ile süslenmiş bu kentin silüetine hayran kaldık.  Meydanı çevreleyen parktan aşağıya yürüyerek indik ve kısa sürede Arno nehrini bulduk. Aldığımız şehir haritası işimizi kolaylaştırdı. Gezmek istediğimiz noktaya üzerinde evler olan bir köprüyü geçerek ulaştık. Arno nehri üzerindeki sayısız güzel köprüler II. Dünya savaşı sırasında yıkılmış. Üzerinden geçtiğimiz bu köprü, nehrin karşısındaki sarayından, bu kıyıdaki iş yerine gidip gelirken korunaklı olsun diye zamanın yöneticileri Mediciler tarafından yaptırılmış.

 Michelangelo meydanında gün batımı
 Kubbeler ve kuleler kenti.
 Arno nehri 

 Ufizzi galerisi önünde kuyruktayız...
  Ufizzi de sergilen binlerce muhteşem eserden biri 
 Duomo 
 Michelangelonun cennet kapısı





  Köprünün hemen yanındaki ufizzi müzesi Floansanın göz bebeği. Buraya gelip de görmemek olmaz diyerek, ucu bucağı görünmeyen kuyruğun sonuna eklendik. 2 saat süren bir ısrarlı bekleyişin sonunda müzeye girebildik. Binlerce muhteşem eserin sergilendiği galerileri gezmemiz saatlerimiz ve bütün enerjimizi aldı. Rönesans sanatı Başak'ı zerre kadar ilgilendirmediği için, bir süre sonra bir ağıt tutturdu, ve son dakikaya kadar inlemeyi kesmedi. Ufizziden çıktığımızda  manen ve fiziken tükenmiş durumdaydık. Meydana bakan gölgeli kaldırımlardan birinde, bir süre sızarak kendime gelebildim. Acıktık diye sızlananların sayısı ikiye ulaşınca hamur işi yemek üzere bir kafeye girdik. Restoranlar oldukça pahalı olduğu için, tercihimiz kafelerden yana.. Yemekten sonra gölgeleri takip ederek, pazar yeri, Venedik sarayı, Duomo vs. gezmeyi sürdürdük. tekrar meydana döndük, ve giderek artan kalabalığa karışıp, akşamın serinliğinin tadını çıkardık. Her türden sokak sanatçısının sanatını sergilediği bu cıvıl cıvıl meydanı bir süre sonra istemeden de olsa terk edip, arabayı park ettiğimiz yere yöneldik. Yolda markete uğrayıp yiyecek ikmali yaptık ve buz bulduk. Kalan kısmı taksiyle tamamladık. Akşam güneş batarken vardığımız Michelangelo meydanından Floransa müthiş görünüyordu. Meydan havanın serinlemesi ile buraya üşüşen turistler, satıcılar ve sokak sanatçıları ile birlikte oldukça keyifli vakit geçirdik. Yemeği karavanda hazırlayıp yedikten sonra içeceklerimizi ve şezlonglarımızı alıp, kentin ışıklarını görebileceğimiz bir noktaya yerleştik. Meydanın eğlencesi ve floransa manzarası eşliğinde gecenin geç saatlerine kadar oturduk. Gece 24.00 de meydanın ışıklarının bir kısmı söndürüldü. Yatma zamanın geldiğini  belediye hatırlatıyordu ama, kalabalığın yatmaya gitmesi çok vakit aldı. Biz öyle yorgunduk ki, yastıklarımıza değerken başımız, uykuya esir düştük.

12 Temmuz 2013 Perşembe Floransa
Günün ilk ışıkları ile birlikte uyandık. İtalyada genel tuvaletlerin saat 10 da açılıyor olmasını bir kez daha esefle karşıladık. Kahvaltıdan hemen sonra meydandan aşağı inip Pitti sarayını görmeye gittik. Dönemin yaşamınını, mobilyalarını, giysileri ve sanat eserlerini merak edenler için kaçırılmaması gereken bir müze bence. Harun ve Başak bir süre sonra sıkılıp aşağı bahçeye indiler. Bende diğer katları gezip onlara katıldım.

 Michelangelonun Davut'u

 Pitti sarayı
 Pitti sarayının içinden..
 Sarayın içi kadar bahçesi de muhteşem.

Ihlamur ağaçları altında öğlen yemeği ve  güzellik uykusu..

 Arabaya geri dönüp, Floransanın  hemen dışında yer alan Fiosele'ye gittik. Burası geniş bahçeler içinde muhteşem malikanelerin yer aldığı bir semt. Yukarıdan Floransa' yı da izlemek mümkün. Karavanda hazırlanıp, yenen öğlen yemeği ve ıhlamur ağaçları altında yapılan kısa şekerlemeden sonra Pizza ya doğru yola devam ettik. Mesafe fazla değil ama batıya doğru gittiğimiz için güneş böğrümüze vurup, canımızdan bezdirdi...
Akşam üzeri Pizzaya vardık. Meşhur kuleyi bulalım diye ileri geri pizza sokaklarını arşınlarken, bir kamyonet penceresi açıldı  ve " hey toprağım nereye gidiyorsun" çığlığı yükseldi. İki farklı istikamette olduğumuzdan bir kırmızı ışık süresince devam eden  vatan hasretli konuşma sırasında pizza kulesinin yerini de öğrendik.
 Kuleyi düzeltmek için her turist gibi üstümüze düşeni yaptık.


 Kuleden aşağı bakış
Kuleden aşağı bakış

Kuleden aşağı bakış


Kule ve çevresinde yer alan tarihi binalar bütününü gezdik. Sayısını şu anda hatırlayamadığım basamakları yayan çıkma işini Harun'a devrederek, gölgeli kaldırımlara yayılıp dinlendik. Gün batarken şehirden ayrılıp, otoyola çıktık ve gece geç saatlere kadar yol katettik. Hedefimiz de Milano var.

13 Temmuz Cuma- Parma yakınlarında 
Erken uyunıp, Başak uyanıncaya kadar yol aldık. Başak uyanınca kahvaltı molası verdik. Kafenin elektrik olanağından yararlanıp, fotoğraf makinelerini şarj ettik.
Po ırmağı  ve Po Ovası , her taraf ekili ve yemyeşil

Yemyeşil ve geniş Po ovasını katederek, öğlene doğru Milano'ya vardık. Kenar semtlerden birine park edip, merkeze taksi ile gittik. Muhteşem kiliseler ve binalarla süslü sokaklar meydanlardan geçerek saatlerce kenti dolaştık. Leonardo da Vinci nin son yemek adlı eserinin bulunduğu San Mariya del Grazzia kilisesine  gittik. Resim hemen yandaki müzedeymiş. Görevlinin rezervasyon gerekiyor sözü üzerine, rezervasyon yapmaya kalktık. Ancak ilk iki hafta için boş yer olmadığını öğrenip hayal kırıklığına uğradık.
Katedral


Cephesini yüzlerce heykel süslüyor.




Bütün ünlü markaların yer aldığı ticaret merkezi




 Büyüleyici Duomo kilisesini girdik, Başak her zaman yaptığı gibi birkaç mum da burada yaktı. Bu kadar çok ne diledi merak ediyorum. Katedralin dışı da içi de inanılmaz güzellikteydi. Yüzlerce heykelin süslediği dış cephenin çevresinde defalarca döndük. Hemen yanında yer alan ve dünyaca ünlü moda mağazalarının yer aldığı çatısı camdan ticaret merkezinde oyalandık, alışveriş yaptık.  Sıcak ve yorgunluktan kabaran ayaklarım beni arabaya geri dönmeye ikna ediyor. Sıcağın olmadığı bir yere gitmek için can atıyoruz hepimiz. Gezinin bundan sonraki kısmında Como gölü var. Mesafe fazla değil, akşam hava kararırken göl kenarında bir yere yerleşip akşam yemeği hazırlığına giriştik hemen. Güneş batınca serinleyen hava bizi kendimize getirdi. Gecenin geç saatlerine kadar göl kenarında keyif yapıp, uyumaya gittik.
 Como gölü kıyısında
Napolyon İtalyayı işgali sırasında bu sarayda kalmış

Como gölü kıyısına yerleşiyoruz....

Akşam yemeğinden sonra ağırlaşanlar...

 14 Temmuz Cumartesi Como gölü
Harunun araba kapılarını açıp, örtmesiyle güne başlıyoruz. Hava bulutlu ve serin , Alplere yaklştığımız belli oluyor. Göl  kenarında manzara müthiş. Birbirinden güzel evler gölün kenarına kadar yaklaşıyor. Yol zaman zaman ancak bir aracın geçeceği kadar daralıyor ve her yer yapı dolu. Bir benzinlik bularak ihtiyaçlar giderildikten sonra, kahvaltı yapmak için yeni bir yer bulup yerleştik. Önümüzden koşu yapan insanlar geçti, beraberlerinde tekerlekli sandalyeyle çeltikleri biri de var. Hayranlıkla ve takdirle izledik onları.Kahvaltıdan hemen sonra gölün öbür kıyısındaki Lecco'ya doğru yola çıktık. Göl kıyısında gördüğümüz bir plajda suya girdik, pek temiz değildi ama her türlü su birikintisi kabulümüzdü doğrusu..Çıkınca temiz suyla duş almak da var işin ucunda. Başak gölde bulduğu ördek ve yavrularıyla beraber uzun süre yüzüp, suyun tadını çıkardı. Öğlen yemeğinden hemen sonra Alp dağlarına doğru tırmanmaya başladık. Yağmur hafif hafif atıştırıyordu. Aprica geçidini geçip bir sonraki kasabada akşam molasını verdik. Yağmur hızını artırdı, akşam yemeğini karavanın içinde yedik. Dışarıda manzara süper,  bulutlar başımızın üzerinde oradan oraya uçuşuyor. Hava kararınca, sıcaklık da iyice düştü, biz de  erkenden yataklarımıza girdik. Başlangıçta tıkırtı halindeki yağmur, zaman içinde iyice şiddetlendi ve takırtıya dönüştü. Uyumakta zorlansak da sonunda hepimiz uykuya daldık. Gecenin yarısında dolu tanelerinin arabanın metal yüzeyinde oluşturduğu müthiş gürültü ile uyandık.Tekrar sızdık ve tekrar uyandık.  Sabaha kadar defalarca tekrarlandı bu dolu ve  yağmur saldırısı.. Değişik bir deneyimdi doğrusu. Doğanın kucağında uyumak güzel...

Sabaha kadar dolu sesi dinlemiş birinin olağan suratı..:)

Bulutlar sağımızda, solumuzda uçuştular..


Alplere tırmanıyoruz.

Yüzlerce virajı geçerek Alplere tırmandık.

15 Temmuz 2012 Edolo-Alp Dağlarında bir kasaba

Uzun süren yağmurlu geceden sonra bol bulutlu gri bir güne uyandık. Kahvaltıdan önce biraz yol katettik, böylece Başak'ın biraz daha uyumasını bekledik. Kahvaltı için durduğumuzda güneş parlak yüzünü gösterdi. Mis gibi orman havası, bin bir çeşit çiçeğin arasında güzel bir kahvaltı yapıp, yola yeniden devam ettik. Yolun manzarası büyüleyici, ancak dar ve tehlikeli aynı zamanda. Alp dağlarını dolaşmayı seven pek çok motosikletli var. Tonale geçidini geçip, Vermiglio'da mola verdik. Yoldan ayrılarak aşağıda dere kenarındaki kafeteryaya indik. Birer kahve içerken kameraları şarj ettik. Hemen yanımızda küçük bir yapay göl var, dere boyunca uzayıp giden patika da yürüyüş için ideal görünüyor. Çocuklar için düzenlenen oyun alanı Başak'ın kendinden geçmesine sebep oldu, yüksekçe bir yerden gerilmiş halat üzerinden kayarak aşağı inme oyunu... Defalarca kaymasına rağmen doymadığından, onu sürüyerek uzaklaştırdık. Ördek yavrularının yüzdüğü dere boyunca yaptığımız yürüyüşten sonra Alp dağlarının eteklerine doğru inişe geçtik. Yolu ve sapağı kaçırdığımız için aynı tüneli üç kere geçerek sonunda Dolomitlere gitmek üzere kuzeye doğru yol almayı başardık. Yağmur yeniden başladı ve biz İsviçre sınırına kadar gidip, oradan dağlara yöneldik.  Aşağıdan bakıldığında bu dağların neresinden çıkacağız diye aklımızı kurcalayan sorunun cevabını yaklaştıkça anladık. Tırmanış sırasında aşağı pek bakmamaya çalıştığımız dimdik bir uçurumu tüneller ve viyadükler yardımı ile aştık. Gördüğüm en korkutucu yollardan biriydi diyebilirim. Sonunda dağların arasında, orman içi yollardan geçerek Cavalese'de durduk. Evlerin balkonları çiçeklerle süslü harika bir dağ kasabası. Küçük bir alışverişten sonra kasabanın dışında geceyi geçireceğimiz orman kıyısında bir yere yerleştik. Hava o kadar soğuk ki akşam yemeğini yerken donduk.
Alp dağlarına tırmanırken..

Dağ köylerinde..

Muhteşem manzaralı Alp dağları..

Dolomitlere tırmanış, dimdik bir uçurumu çıkıyoruz...

Tonale geçidi, Alp dağlarındaki sayısız geçitten biri...

Dağ köylerinde sevimli evler..

Yağmur bol, yeşil  de...

Alp dağlarında pek çok yürüyüş parkuru var.

Dağların çoğunun zirvesi karlı.. 

Yürüyüş parkurlarından biri daha.. 
Geceyi geçirmek için yerleştiğimiz orman kıyısı..Sabah ceylanlarla uyanış..


16 Temmuz 2012 Alp Dağlarında bir orman kıyısında..
 Gece boyunca üzerimde tutmayı başaramadığım battaniye yüzünden epeyce üşüdüm. Sabaha biraz keyifsiz başladım ama çevre çok güzel , güneşin yükselmesiyle hava sıcaklığı da arttı. Harun yürüyüş yapıp döndü ve ceylan gördüğünü anlattı. Kahvaltı sonrası hedefimiz Passo Pordio. Teleferikle Dolomitlerin tepelerine tırmanılan tesisler varmış. Kısa bir yolculuktan sonra oradayız. Hava çok soğuk, yükseklik 2300 m. Bulduğumuz giysileri kat kat giyip teleferikle yukarı tırmandık. Neyse ki kısa  ve korkutucu bir yolculuktan sonra taze yağmış karların üzerine indik. Manzara inanılmaz güzellikte, ve soğuk içimize işliyor. Kuşlarla beraber aşağılara bakıyoruz. Üst tarafı kar ve kayalık altlar yemyeşil orman ve çayırlar.


Dolomitlere teleferikle yolculuk...

Dolomitlerin zirvesine çıkmadan hemen önce otoparktan aşağı bakış.

Otoparkta.
2950 mt. yükseklikte Sass Pordio dayız.. Ayaklarımızın altında taze yağmış kar... 

Dolomitlerin zirvelerinde  


Zirveden aşağı kuş bakışı 





Teleferikten otoparkın görünüşü 

Teleferik hattı..

Tepelerde yapılan yürüyüşten sonra yeniden aşağı inip Arabya'ya gittik. Öğlen yemeği molası verip yola devam ettik. Gece yediğimiz ayazın etkisi yavaş yavaş çıkıyor. Hasta hissediyorum, Bir süre kıvrılıp dinlendim. Alp dağlarından inerek aşağıda vadilerin arasında saklı kalmış cenneti bulduk ve günün geri kalanını ve geceyi geçirmek üzere yerleştik. Dağların arasına sıkışıp kalmış minik bir göl, orman yemyeşil bir çayır ve ılık hava... 

İşte saklı cennet..

Akşam yemeği cennette, göl kıyısında..

Güneş sırtımızı ısıtırken kahvaltı...

Saklı cennette meyve hırsızlığı, sonları ademe benzemese bari...




17 Temmuz 2012 Belluce yakınlarında 
Kuş cıvıltıları ile gözlerimizi açtık. Cenneti tanımla deseler böyle tarif eder insan herhalde. Masmavi minik bir göl, yemyeşil çayırlar, fındık, ceviz vs. ağaçlarıyla dolu bir orman, cıvıldayan kuşlar ve hatta ceylanlar.. Uyanıp karavandan indiğimde ormanın içinde karşılaştım onunla. Göl kenarına su içmeye inmişti, ağzını açmasa iyiydi... Görüntü harika fakat o güzel hayvandan böyle çirkin bir ses çıkması ne tuhaf. Burada günlerce kalabilirim ama görülecek yerler bizi çağırıyor, kahvaltıdan sonra toplanıp Venedik'e doğru yola koyulduk. 100 km.lik yolu katedip öğlen olurken Venedik'e vardık. Ana karaya uzun bir köprü ile bağlı tarihi Venedik. Adaya geçip park yeri arıyoruz ama inanılmaz bir kalabalık var. Yer bulamadığımız gibi kendimizi köprünün gidiş şeridinin başında buluverdik. Kilometrelerce uzunluktaki köprüyü tekrar ve tekrar geçip önce ana karaya sonra yeniden adaya döndük ve şans o anda yüzümüze güldü. Bir araçlık park yeri bulduk ve saldırdık. Hava ılık , gezmek için ideal bir hava var. Ama önce karnımızı doyurmak için bir restorana oturduk. Venediğin arsız kuşları ile beraber yedik yemeğimizi.

Venedikteyiz.


Kanallar ve köprüler kenti..

Samimiyetin dozunu ayarlayamayan Venedik kuşu...

Saatine 100 Euro isteyen gondollara uzaktan bakıyoruz..

Kostümlü insanlar turistlerin ilgi odağı.

Cam sanat eserleri Venedikteki Murano adasında yapılıyor.

Büyük kanal

Büyük kanal

San Marco meydanında..

Kalabalık bizi San Marco meydanına  kadar sürükledi..

San Marco Meydanı
 Ve sonra insan seline karışarak dar sokaklardan köprülerden geçerek ünlü San Marco meydanına doğru sürüklendik. Vitrinlerde inanılmaz güzellikte cam eşyalar ve gizemli maskeli balo kostümleri var. Bir masal şehrindeyiz yine... Gondola binmek istedik ama 100 Euro bize fazla geldi, binenlere bakıp uzaktan fotoğraf çektirmekle yetindik.Kanallar, köprüler ve güzel binaların arasında insan seliyle beraber oradan oraya sürüklenip akşamı ettik. İnsanların olmadığı bir zaman dilimi var mıdır acaba Venediğe o zaman gelmeli.. Yorulup arabaya döndük ve şehir dışına çıktık. Girdiğimiz yolda onarım var, daracık bir yol. Trafik polisi durdurup evraklarımızı inceledi ve iyi yolculuklar diledikten hemen sonra farlarımızdan biri ruhunu teslim etti.Geceyi İtalya sınırında geçirip, sabah Slovenyaya girmek istiyorduk ama kendimizi bir anda sınırda buluverdik. Sınıra yaklaşırken bu kez jandarma durdurdu ve devam edersek slovenyaya geçeceğimizi bildirdi. Sınır olmadığı için birkaç dakika sonra durduğumuz benzincinin fiyatlarından Slovenyada olduğumuzu anladık. Bu kadar kolay olması bizi şaşırttı ama Avrupa birliğindeyiz...Geceyi servis istasyonunda karşıladık.

18 Temmuz Çarşamba Grozia Slovenya
Uyanıp yola koyulur koyulmaz otoyol gişeleri ile karşılaştık. Tam gün geçerli bir bilet aldık ve 60 km. gitmeden  otoyoldan çıkarak Rijekaya yöneldik. Hedefimiz Dalmaçya kıyıları. Geçtiğimiz köylerden birinde ingilizce bilen bir tamirci bulup, arabanın farını değiştirdik. Kahvaltı için küçük bir köyün kenarında düzenlenmiş bir park sahasında durduk. Molamız süresince yoldan sayamadığımız kadar çok karavan geçti. Pek çoğu çekme karavandı. Bütün Avrupa buradan Dalmaçya kıyılarına akıyor sanki. Çevre yemyeşil ama İtalya gibi her santimetrekaresi ekili değil. Fiyatlar aynı ancak benzin daha ucuz. Kısa bir süre sonra Hırvatistan sınırına ulaştık ve Avrupa birliğinden çıktık.Rijekada durmadan yola devam ettik, hava giderek ısındı ve ılık havanın yerini sıcak Akdeniz iklimi aldı. Kıyıda uygun bir yerde durup denize girdik, Berrak ama kıyıda kum yok denecek kadar az, her yer tırtıklı taş ve kayalarla dolu.  Su da alıştığımız Akdenizden hayli soğuk. Adalar ve girintili çıkıntılı koylar yüzünden bütün kıyı neredeyse havuz gibi... Yemek molası için gölgeli boş bir alan bulabilmek için kilometrelerce gittikten sonra bir tek ağacın olmadığı bir yol üzeri otoparkında durduk. Yemeğimizi yer yemez bizden evvel konaklayanlarca pek hor kullanılan bu otoparktan ayrıldık. Hava çok sıcak, bu nedenle her bahaneyle durup, serinlemeye çalışıyoruz. Yol kenarında gördüğümüz bir kaleyi ziyaret ettik. İri yarı Hırvatların atalarına ait bu ortaçağ şatosu, bizim atalarımızdan da nahoş izler  taşıyor. Bir kaç kez kuşatılan ancak ele geçirilemeyen kalenin yaşadığı acılar kule duvarlarında yazılı.. Kısa aralarla verdiğimiz ihtiyaç molaları nedeniyle yol bitmek bilmedi. Hedefimize varamadan Staligradda günü noktaladık. Akşam güneş devrilince sıcaklık hemen değişti ve ılık bir gece , eğlenceli bir tatil kasabası atmosferi bizi geç vakte kadar ayakta tuttu. Dev krepler, dev pamuk şekerler, pişiler vs. her şey Hırvatların boyutuna uygun. Hepsi tepemizden bakıyor. İnsan biraz ezik hissediyor kendini...
Serjleri kalesi, osmanlı birkaç kez kuşatmış ama ele geçirememiş..

Dalmaçya kıyıları 

Staligradda akşam molası..


19 Temmuz Perşembe Staligrad
Deniz kıyısında park ettiğimiz evimizin kapısının açınca nefis bir Adriyatik manzarası günaydın dedi bu sabah..
Oyalanmadan yola koyulduk çünkü hava ısınınca her  şey zorlaşıyor. Biraz yol alıp kahvaltı molası vermek istediğimizde neredeyse her boşluğun  dolu olduğunu fark ettik. Bütün kıyı şeridi insan ve araçlarla istila edilmiş gibi. Hırvat bir amcadan köy domatesleri alıp, bulduğumuz boşluğa yerleştik ve kahvaltı ettik. Yol üzerinde Zadar şehri var, girip kısa bir tur atıp yola devam ettik.

Zadar

Zadar


Manzara inanılmaz güzellikte, trafik şehir içi trafiği gibi ve hava çok sıcak... Öğlen molası için kıyıda bir ağaç gölgesi bulmayı başarıp, hem deniz hem yemek molası verdik. Deniz dibi keskin taşlarla dolu, basmadan yüzmeye çalıştık, zaten bastıkça suda bulanıyordu. Antalyanın berrak sularını aradık.Yemek sırasında karşı tepelerde orman yangını çıktı ve rüzgar yüzünden kısa sürede yayıldı. Üzülerek seyrettik, söndürme uçaklarının uçuşlarını..
Öğlen molası için bulunan boşluk..

Gölge az ama su serin..

Orman  yangını Dalmaçya kıyılarında sık görülen bir afet türü.. 

Yoğun trafik  ve aşırı sıcakla mücadele ederek Hırvat sınırına yakın Ploçe kasabasına ulaştık ve geceyi burada geçirmeye karar verdik. Çevresi göllerle çevrili bir liman şehri burası. Akşam yemeği için bir restoran bulup oturduğumuzda porsiyonların büyüklüğü bir kez daha şaşırttı bizi. Her şey Hırvatların boyutuna uygun. Bir porsiyonu üç kişinin doyacağı büyüklükte çorba ve Cevapçiçi ( bildiğiniz bizim Köfte ) Göllerin alameti farikası kemikli sivrisinekler gün batar batmaz sahneye çıktılar ve bizim kurban olarak sunduğumuz Harun'u afiyetle yediler. Yatmak için arabaya döndüğümüzde onlarda yorulup gitmişlerdi.

20 Temmuz Cuma Ploçe
Zangoç çıldırmış olmalı, saat sabahın 7.00 si , dibine karavanımızı park ettiğimiz kilisenin çanı tam 100 kez çalıyor. Uyku sersemi sayıyorum..98..99..100 Uyanıp göllerin arasından geçerek şehirden çıktık. Bosna Hersek sınırına çabucak ulaştık ve 20 km sonra yine Hırvat sınırına geldik. Kıyıdan ilerlemeyi sürdürüp minik bir plajdan denize girdik, nihayet ayağa batmayan bir plajdayız. Serin su vücudumuzu kendine getirdi ama çıkınca yıkanacak su bulamamak can sıkıcı, neyse ki arabada şişe suları var. Dökme suyla tuzlardan arınıp, Dubrovnik yoluna devam ettik. Kısa bir yolculuktan sonra mühiş manzarası ile karşımızdaydı Dubrovnik. Ancak dik bir yamaca kurulmuş bu tarihi kentte park yeri bulmak epeyce uğraştırdı bizi. İnsanların çoğu araçlarını koyabilmek için platformlar yaptırmış. Biz de uzun bir çabadan sonra bir yer bulup yerleştik ancak Harun aracın kuyruğu dışarda kaldı diyerek orayı beğenmedi. İkinci bir boşluk daha bulduk anca o kadar dar ki yandaki araçlara sürteceğiz neredeyse. manevra yapacak mesafe de olmadığı için trafiği durdurup Harunun inatla  o küçük boşluğa yerleşmesine yardım etmeye çalıştım ama nafile. Biraz da benim ısrarımla bulunan üçüncü boşluğa şükürler olsun sığdık deyip aracı kilitledik ama biz daha araçtan uzaklaşmadan birinin bizim aracı göstererek trafik polisine bir şeyler anlattığını fark edip geri döndük.Bulunduğumuz yerin tepeden inen araçların görüş alanlarını kapattığı gerekçesiyle aracı oradan kaldırmamız istendi. Daha önce deneyip de içimize sinmeyen ilk  boşluğa yerleşip, Trafik polisinden de icazet aldıktan sonra,  yokuş aşağı tarihi surların arasına doğru ilerledik. Ama yol boyu Harun'un aslında ikinci boşluğa sığabileceği, eğer döndüğümüzde arabanın kuyruğuna çarpılmış olursa bunun sorumlusunun ben olacağıma dair şikayetlerini dinledik, yolun nasıl bittiğini anlamadık. Yüksek taş duvarların çevirdiği tarihi kente Kuzey kapısından girdik. Tam filimlerde gördüğümüz gibi geceleri yukarı çekilerek kapatılan kapılardan. Taş duvarların serin gölgelerine sığındık. Bütün bu mücadele bizi acıktırdı. Başak durmaksızın acıktığını söyleyerek gezinin gerginlik düzeyini artırıyordu ve biz de fiyat listelerine fazla aldırmadan bir restorana çöktük. Sıcaktan dilimiz damağımız kuruduğundan yemeğin yanına birer de limonata söyledik. Fiyatları kontrol etmeyi ihmal ettik, çünkü altı üstü bir limonataydı. Şekeri bile yoktu.. Bizim için yolculuğun sonuna kadar" Dubrovnik limonatası " deyince güleceğimiz bir hesap ödememize sebep oldu. Üç limonata için l00 kuno (50 TL.) ödedik, yediklerimiz hariç. Zaman zaman surların dışına çıkarak harika manzaralar izleyerek eski kapılardan birinden limana çıktık. Serin gölgelerde dinlendik, dönüş yolunda  yokuş yukarı tırmanmamız gerekti ve bu işler Başağın sinirini bozdu. Yol boyu ağladı. Döndüğümüzde arabayı sağ ve esen bulduk, kuyruğu yerindeydi.  Geceyi geçirmek için yer bulma çabalarımız sonuç vermedi. Mostar'a doğru ilerlemeye karar verdik, ama şehirden çıkarken Harun ters yola girdi ve cinnet geçirdi, sorumluluğun bana ait olduğunu söyleyerek uzun süre söylendi. Sanırım hepimizi güneş çarptı. Aracı bir kenara çekip bir süre soluklandık. Sakinleştikten sonra Mostar yollarına düştük. Yönlendirme levhaları yetersiz, döneceğimiz yeri 4-5 km gidip benzinciye sorup geri dönerek bulabildik. Kısa süre sonra Bosna Hersek sınırındayız, aklı bizim green card ve sigorta kağıtları ile büsbütün karışan sınır görevlisi ile bir süre mücadele ettikten sonra evrakları elinden kurtarmayı başardık ve sınırı geçtik. Pek de geniş olmayan bir yoldan Trebinyaya vardık. Burada trafik polisi bizi durdurarak yetersiz ingilizcesi ile yolda bir geniş araç göreceğimizi onu görünce durmamızı söyledi. Dar ve virajlı ıssız bir yoldan bir saat kadar yol aldıktan sonra yanımızdan son sürat geçen ve bir flama sallayan araçla ve hemen arkasında dev gibi geniş bir nesneyi taşıyan tırla burun buruna geldiğimizde trafik polisinin ne demek istediğini anladık ama  çok geçti. Arabayı bankete doğru sürerek canımızı zor kurtardık.  Böyle bir aracın bu süratle yol alması bizi dehşete düşürdü, ama yaralanmadan kurtulduğumuz için şükrederek yola devam ettik. Saat 22.00 de Mostara vardık ve bulduğumuz bir otoparka yerleşerek uyuduk. Yorgun ve gergindik.

Ploçeyi çeviren göller.



Dubrovnik

Dubrovnik

Sarp yamaca kurulu bir sahil kenti Dubrovnik



Kalın ve yüksek taş duvarların ardında tarihi kent..

Dubrovnik

Tarihi kentin dar sokaklarındayız, gölgeler serin güneş yakıyor..

21 Temmuz Cumartesi Mostar
Buralarda adet olduğu üzere saat 7 de kilisenin çanının 100 kere çalması ile yataklarımızdan fırlıyoruz. Karanlıkta fark etmeden yine bir kilise yakınına park etmiş olmalıyız. Elimizde harita yok ama levhalara bakarak kolayca tarihi kısmı bulup, park ettik, sanırım erken uyanmamızın avantajı bu, her yer bomboş. Eski köprüye çabucak ulaştık, etrafındaki yerleşim yeri 16. yüzyıldan kalma, olduğu gibi duruyor. Aslında iç savaş sırasında çok hasar gören bu bölge ve yıkılan köprü,  Türkiye'nin  katkılarıyla yeniden yapılmış.  Sabahın erken saatlerinde henüz hediyelik eşya tezgahları açılmadığından evlerin dokusunu ve mekanın ruhunu kolayca algılayabiliyoruz. Kahvaltı için börek alıp yandaki kahvede çayla beraber yedik. Pek çok isim, özellikle insan ve yemek isimleri Türkçe, Osmanlı İmparatorluğunun izleri burada rahatça görülüyor. Camiler ve evler Osmanlı döneminin özelliklerini sergiliyor ve kalabalık sokakları doldurmadan önce buralarda dolaşmak çok etkileyici. Gün ilerleyip, insanlar sokakları doldurup, tezgahlara Çin malı hediyelik eşyalar serilince bizim de zamanda yolculuğumuz sona erdi. Artık günümüzdeyiz ve Saraybosna'ya doğru yol almalıyız.Arabaya geri dönerken çevredeki evlerin duvarlarında top ve makinalı tüfek mermilerinin izlerini görüp irkildik, sorduğumuz kişiler savaşın acılarını dilleri döndüğünce anlatmaya çalıştı. Sırplar ve Hırvatların nasıl bir olup, kenti iki tarafındaki tepelerden ateş altına aldığını öğrendik. 

Sabah erken saatlerde Mostar sokakları

Cami avlusu 

Cami avlusunda yer alan osmanlı mezarları

Mostar

Eski yapılar ve sokaklar




Tarihi Mostar köprüsü

Mostar köprüsü

Kalabalık sokakları doldurmadan önce sokaklar 

Mostar Köprüsü


Sabahın ilk ışıkları ile 16. yüzyılda yolculuk..

Mostar'dan ayrılıp Sarayevoya doğru yola koyulduk. Ormanlık ve virajlı bir yolda uzun süre gittik, havada sürekli duman var ve bence bu bir orman yangını, Harun sis olduğunun iddia ediyor. 50 km. boyunca bir baraj gölü kenarından yola devam ettik ve su doldurmak üzere durduğumuz bir lokantada şişte dönen kuzuları gördük. Buz gibi suların aktığı yeşil bir vahadaydık ve dokuz on tane kadar kuzu şişlerde dönerek çok davetkar kokular saçıyordu. Davete duyarsız kalmadık ve boş masalardan birine yerleşip kuzu tandırdan  bir kg. sipariş verdik. Bol salata ve fırında patatesler eşliğinde gelen tandırı tıksırıncaya kadar yedik, ve hatta limonata da içtik. 30 TL. hesap ödeyerek, bir önceki gün ödediğimiz limonata faturasının acısını unuttuk....:) 
Bir saat sonra Başkent Saraybosna'dayız. İyi korunmuş eski başçarşıyı gezip, biraz vakit geçirdikten sonra geceyi geçirmek üzere Sırbistan'a doğru yola koyulduk yeniden .








kuzucuklar yan gelmiş yatıyorlardı...

Harun yiyeceği kuzuyu seçiyor..

Sular buz gibi.

Sarayevo

Osmanlıdan kalan mezarlar günümüz Saraybosnalısına yeşil alan ve park olmuş. Sarıklı takkeli mezar taşları ile dolu bu park modern Saraybosnalıların serinlemek için sığındıkları bir vaha..


Saraybosna sokakları


Eski bir bedesten..


Sokaklar eski dokuyu koruyor..

Yakın zamanda restorasyon gördüğü belli ama yinede 16 yüzyılın havasını yansıtıyor

Tarihi Baş çarşı..


Yol boyu kokusunu çektiğimiz orman yangını.. Öyle sarp ve yüksek bir yerdeki ulaşmak zor. Hırvatlar gibi uçakları da yok herhalde. İşi Allah'a bırakmış gibiler. Kafedeki garsona soruyorum, sabahtan beri yanıyor diyor. Yağmur yağsın diye dua etmekten başka çıkar yol yok gibi..

Eskilerden bir başka köprü..

Sırp sınırını kolayca geçip, yakınlardaki milli park için vergi verince geceyi orada geçirmeye karar verdik. Verdiğimiz 10 Euronun üstünü oldukça kalabalık alınca Başak zengin olduk diye sevindi, ekmek alırken yarısını vereceğimizi bilse böyle düşünmezdi eminim. Milli parka doğru ana yoldan ayrılıp 8-10 km sonra bir sırp köyünün kenarına park ettik. Yemeğimizi yerken hava karardı ve çabucak soğudu. ben arabaya kaçtım, Harun ve Başak yıldızları seyretmek için biraz daha direndiler ama sert rüzgar onları da içeri girmeye zorladı. Rüzgarın esini dinleyerek uykuya daldık. 

22 Temmuz Pazar Tara Milli Parkı.
Sabah gözümüzü yağmur damlalarıyla açtık, sanırım dün ki dileğimiz kabul oldu. Dün orman yangını olan bölgeden çok uzakta değiliz,  umarım yangının sönmesine  faydası olmuştur. Kahvaltıdan sonra harita elimizde yola koyulduk. Çünkü navigasyon burada çalışmıyor. Uzice'ye varmadan güneye doğru yönelip göllerin arasından, dar ve virajlı bir yolu izleyerek yol aldık. Bir süre sonra beklemediğimiz bir sınır kapısına vardık, Karadağ sınırı.... Elimizdeki haritada Karadağ ve Sırbistan birleşik görünüyor. Kosova'ya geçebilmek için Karadağ'a girip, çıkmamız gerekecek. Sınırda ki Sırp polisi Allah canımı alsın diye diye çalışıyor. On arabalık kuyruk için bir saatten fazla vakit harcadık ve Karadağ'a girdik. Kısa bir yolculuktan sonra tekrar sınıra vardık ve yeniden Sırbistan'a girmemiz gerekti. Ancak kısa süre içinde kapılarından bu kadar çok girip çıkmamız Sırp görevlileri huzursuz etti ve bize aracı kenara çekmemizi söylediler. Bir sorun mu var dediğimizde yok dediler ama gitmemize de bir türlü izin çıkmadı. Nereye gittiğimiz, ne kadar kalacağımız, hangi adreste kalacağımız gibi pek çok soru sordular. Bizden kuşkulanmışlardı.  Elinde bizim belgelerimiz olan görevli oradan oraya koşturdu durdu. En sonunda  az buçuk İngilizce bilen gümrük görevlisine elimizdeki eski basım harita yüzünden bu güzergahı izlediğimizi, aslında Türkiye'ye doğru dönüş yaptığımızı anlatmayı başardım. Haritayı yeni almıştık aslında ama basım tarihine , yada bu coğrafyada son beş yıl içinde yeniden sınırların değiştiğine dikkat etmemiştik. Bir süre sonra bizim kötü niyetli ajanlar değil şaşkın gezginler olduğumuza ikna olmuş olmalılar ki, pasaportlarımızı verip yola devam edebileceğimizi söylediler. Pek kısa süren bir yolculuktan sonra Sırp polisi yüzünden yeniden durdurulduk ve pasaportlarımız bir kez daha incelendi. Bu kez daha güler yüzlü ve misafirperver bir görevli, yolun kıyısında uzanan göl kenarını gösterip burada kalabileceğimizi söyledi. Biz yola devam etmek niyetinde olduğumuzdan teşekkür edip, ilerledik. Fakat sürprizler bitmemişti. Kum torbaları ile güçlendirilmiş bir barikata gelip durduk, elinde ağır makinalı silah olan Fransız bir görevli bize yanaştı ve pasaportları istedi. Harun'un bana bakışı ve "Kapıda Fransız var, Selen bizi nerelere getirdin" sorusu unutulacak gibi değil doğrusu. Görevliye biz neredeyiz diye sorup, Kosova  özerk bölgesinde olduğumuzu ve bu sınırın Sırplarca tanınmadığını, kendilerinin Avrupa Birliği güvenlik güçleri olduğunu, bölgenin onların koruması altında olduğunu kısa sürede öğrendik. Elimizdeki eski haritayı gösterip, bu güzergahı bilemeden seçtiğimizi anlatınca, görevli gülümseyip, buralarda kısa sürede çok şeyin değiştiğini anlattı. Ellerine eldiven geçiren asık suratlı bir görevli eşyalarımızı didikledi. Fazla uzamayan sürecin sonunda Kosova sınırından girdik ama yol boyunca tanklar ve barikatlar beni tedirgin etmeye yetti. Üstelik saat 15 ve çok acıktım. Bir kafeteryada oturup karnımızı doyurduk ama benim Kosova'da kalma isteğim sıfırlandı. Bir an önce daha güvenli olduğunu düşündüğümüz Makedonya'ya geçmeye karar verdik.Yola devam ettikçe  yoksulluk ve cehalet de giderek artıyor. Araba kullananların tavrından tutun da yol boyu gördüğümüz çöp dağlarına, hayvan ölülerine, anız yangınlarına kadar, her şey ülkenin durumunun bizden de beter olduğunu anlatıyor. Priştina'ya varıp kısa bir şehir turu attık, bir alışveriş merkezinde durup biraz oyalandık, birşeyler atıştırıp yola devam ettik, yol iyice kötüleşti, hoplaya zıplaya sınıra vardık. Makedon gümrük görevlisi bu kapıdan çıkamazsınız ille de kamyonların kullandığı diğer çıkışa gideceksiniz diye tutturdu, İşaret ve yönlendirme olmadığından diğer terminali bulmak için debelendik, bulduğumuzda polisin iftar için acelesi olduğu anlaşıldı, neyse ki kuyruk yok. Diğer görevli içeride Türk dizisi izliyordu. İftar işi kolaylaştırdı ve kolayca sınırı geçtik. Makedonyanın başkenti Üsküp sınıra çok yakın. 10-15 dakika sonra şehirdeyiz. Geniş caddeleri olan bir şehir burası, önce boylu boyunca gezip, sonra girişte gördüğümüz yeşil alanın otoparkına yerleştik. Parkın içinde biraz dolaştık, panayır gibi bir şey var, Ramazan dolayısı ile olabilir, çünkü burada hatırı sayılır bir müslüman nüfusu var. 
Tara milli parkı sınırlarında geceledik...

Sırbistan Karadağ arasında yeşil bir vadiden geçtik.

Karadağ

Karadağ

Karadağ

Kosova

Kosova

Kosova, tanklarla ilgili trafik işaretleri!!

Kosovanın başkenti Priştina...


23 Temmuz Pazartesi Üsküp

Gece boyunca vahşi hayvan bağırtısı eşliğinde uyumaya çalışıp, erkenden kalktık. Karanlıkta fark etmeden hayvanat bahçesinin parkına yerleşmiş olduğumuzdan akşam dinlediğimiz seslerin sebebi anlaşıldı. Hava ısınmadan şehri gezmek istedik. Nehir boyunca ağaçlıklı bir yoldan yürüdük ve dört büyük aslan heykelinin beklediği köprüyü karşıya geçerek tepede duran kaleye tırmandık. Kalenin ziyarete açık olmadığını ancak kapısına kadar ulaşınca anladık ama tepeden manzara güzeldi, Üsküp'ü yukarıdan seyrettik. Orada bulunan haritadan eski Türk mahallesi ve çarşısının hemen yakınında olduğumuzu anladık ve o yöne doğru ilerledik. Sokak aralarına girip sahibi Türk olan bir çayhane bulup oturduk. Çayhaneydi ama çay  bulamayıp kahve söyledik kendimize... Bizim Türkiye'den geldiğimizi anlayınca oldukça sıcak davranıp, sohbet için masamıza yerleşen tesis sahibi Abbas ile Makedonya'daki Türk nüfusun sorunları ve gezilip görülecek yerler hakkında epey konuştuk. Bize Manastıra da mutlaka gitmemizi önerdi ve Hedefimizde bulunan Ohrite yakın olduğunu anlattı. Vedalaşıp geziye devam ettik. Çarşıda bit pazarı gibi bir bölüm özellikle ilgimizi çekti, ufak tefek şeyler alıp, ara sokaklarda kayboluncaya kadar gezdik. Öğlen yemeği için biraz börek alıp çay içecek bir yerler ararken sanatsever bir kafeteryada karar kıldık. Yemekten sonra  Büyük İskender'in  anıtının süslediği meydana geldik. Meydanda onarım var ve biz hendekleri, küçük kum tepeciklerini aşarak nehire ulaştık. Eski taş köprüyü geçerek çeşit çeşit anıtla süslü bir başka dev meydana ulaştık. Pek çok Makedon kahramanın ve Büyük İskenderin başka bir dev heykeli var bu güzel meydanda. Sıcaklık artınca bir taksiye binip arabayı park ettiğimiz yere geri döndük. başak gece seslerini dinlediğimiz hayvanları görmek konusunda çok ısrarlı, onu kırmayıp Hayvanat bahçesine birer bilet aldık ve bir kaç ağaç gölgesi bulmayı umut ederek içeri daldık. Daldık ama sabaha kadar kükreyip höyküren hayvanlar ortada yoklar, sanırım buldukları gölgelere sığınıp uyuklamaktalar. Tabi ne de olsa sabaha kadar bağırdılar, uyumak onlarında hakkı... Dolaşırken gördüğüm bir aslan beni oldukça etkiledi, dört ayağını birden havaya dikip, sıcaktan can vermiş ve hatta şişmiş gibi duran bu zavallıcığın gece boyunca o korkunç sesleri çıkardığına kim inanır ki.. Bir başka köşede iki burun deliğini görme şansına erdiğimiz bir hipopotam var. Bekliyoruz ama sıcak onu öyle bezdirmiş ki, sudan dışarı çıkmıyor, burun delikleri ile yetiniyoruz. Sıcak bizi de bezdirip, fazla bir şey göremeyeceğimizi anlayınca arabaya dönüp, şehirden çıkmaya karar verdik. Dün yaşadığımız bol sınır geçişli güzergah yüzünden haritaya biraz kırgınım. Ohrid'e gitmek için iki güzergah var ama ben haritanın daha kısa diye vadettiğini  değil, Abbas'ın bize önerdiği yolu  tercih ettim ve yola koyulduk. Haritada otoban gibi görünen yolun pek de kaliteli olmadığı, bir süre sonra hoplayıp zıplamaya başlayınca anlaşıldı, Kısa sürelerle durup ödeme yapmamız gerekti üstelik ama bir süre sonra ondan da olduk. Dar ve Virajlı yollardan 100 km gidip de Ohrid'e hala 166 km olduğunu bildiren levhayı görünce Abbas'ın kulaklarını sıkı bir şekilde çınlattık. Sonunda dört saatlik bir yolculuktan sonra batı güneşiyle hemen hemen kavrulmuş bir şekilde Ohrid'e vardık.   Küçük bir göl kenarına kurulan bu tatil kasabası harika manzarası ile bize güzel bir gece vadediyor. Arabayı park edip biraz yürüdük ve güzel bir restoran bulup karnımızı doyurduk, fiyatlar çok makul. Yemekten sonra biraz yürüyelim deyip, sahil boyunca ilerledik ve Ohrid yaz festivalinin yapılmakta olduğu alana geldik. Pek çok balkan ülkesinden halk dansları ekipleri var. Tabii bizim Türk ekibi de orada. Kalabalığa karışıp gösterileri seyrederken, Makedon bir kızla evlenerek oraya yerleşen bir Türkle tanıştık. Gökhan ve onun rehberlik ettiği Fikret gecenin kalanın da bize eşlik ettiler ve yarın nereleri gezebileceğimize dair ipuçları verdiler. Elveda Rumeli dizisinin burada ve Manastırda çekildiğini mekanları tarif ettiler. Gece geç vakit uyumak üzere arabaya döndük, ama çevrenin gürültüsü uzun süre devam etti. neden sonra tatilciler uyumaya gittiler de biz de uyuduk.




Üsküp kalesi...


Sıcaktan bayılan Makedon aslanı...


Büyük İskenderin büyük heykeli...


Taş Köprü

Çay bulamayıp, kahve içtiğimiz çayhane...
Heykellerle süslü meydanı çevreleyen resmi binalar..

Arkada Büyük İskender heykeli

Taş Köprü

Üsküp kalesinden şehre kuş bakışı ve stadyum

Sıcağın etkilemediği bir diğer makedon aslanı

Nehir boyunca ağaçlarla gölgelenmiş yol ve parklar..

Tunç heykeller her yerde..

Ohrid de gece ışıkları

Ohrid yaz festivali halk dansları

Fiyatlar çok makul, yemekler lezzetli...

Ohrid

Ohrid te bir heykel, daha önce suda sergilenmiş, görüp görebileceğiniz en uzun heykeeeel...

Göl kenarında kurulmuş Ohrid...


Çevresi yeşil ormanlarla kaplı...





24 Temmuz Salı Ohrid

Göl manzaralı bir restoranda kahvaltı yapıp, Ohridin simgesi kuğulara ekmek atarak güne başladık. İki beyaz muhteşem kuğunun ardında 4-5 gri kuğucuk... Şaşırtıcı bir değişim geçirdikleri bir gerçek. Rıhtım boyunca yürüyüp tepedeki eski mahallelere doğru tırmanmaya karar verdik. Dar ve gölgeli sokaklardan geçerek tepeye tırmandık ve Elveda Rumeli dizisinin çekildiği yerler de dahil olmak üzere pek çok eski bina ve 50 yaşında arabalar gördük. Eski bir kilise, antik bir tiyatro, ve yine eski evler derken tepeden rıhtıma indik yeniden. Rıhtım boyunca yürüyüp arabaya varmaya çalışırken TR 03 plakalı bir karavan dikkatimizi çekti. kapıdan başımızı uzatıp selamladık ve Özcan , Semra ile kızları Gayeyle tanıştık. Onlar da bizim gibi karavanla gezip, dönüş yoluna koyulmuşlar. Sohbet, kahveler eşliğinde koyulaştırılıp, öğleden sonrası için ortak planlar yapıldı. St. Naum'a beraber gitmek üzere anlaşıp ayrıldık, bir saat sonra buluşacağız, ama önce biz batı tarafında kalan kısımları görüp dönmek istedik. Kıyı boyunca gidip, uygun bir yerde göle girdik. Geri dönüp Özcan ve Semra ile buluştuk ve St. Nauma doğru yola çıktık. 
Ohrid'e yukarıdan bakış..

Kril alfabesini bulan kardeşler...







27 km.lik dar ve virajlı yoldan sonra gölün kıyısında yer alan St. Nauma vardık. Gölü besleyen buz gibi suya sahip dere ve yoğun ağaç dokusu ile harika manzaraya sahip bir yer burası. Balkan müzikleri çalan nefis manzaralı bir restorana oturup, öğlen yemeği molası verdik, Özcanlar tok oldukları için onlar doğrudan gezmeye koyuldular. Manzara ne kadar güzelse yemekler de o kadar berbat çıktı. Üzerine bir de yağmur başlayınca bir an önce kalkıp çevreyi gezmeye başladık.











  Akşama doğru Naum'dan ayrılarak Resneye doğru yola çıktık. Küçük bir kasaba ama bizim için ilginç bir yönü var. Atatürk'ün silah arkadaşlarından Resneli Niyazi'nin buralı olduğu kendi adıyla anılan konağı olduğunu öğrenince  görmek istiyoruz. "Ne şehittir ne gazi b.k yoluna gitti Niyazi" deyimi En yakın koruması tarafından vurularak öldürülen Niyazi Bey için söylenmiş meyerse..
Resneli Niyazi beyin Konağı Şimdilerde resmi bina...

Binanın girişi

Resneden ayrılıp, yakınlarda ki pretor gölü kenarında gecelemek üzere kamp kurduk. Akşam yemeği hazırladık ve gezi aanılarının anlatıldığı bol sohbetli bir gece geçirdik. Başak uzun süreden beridir ilk defa  bizden başka konuşacak birini bulmanın sevinciyle coşup, konuşuyor, konuşuyor...

 25 Temmuz Çarşamba Pretor

 Evimizin kapısını bu sabah göl manzarasına açtık. Keyifli bir kahvaltı ve gölgelerde yayılıp dinlenmekle geçen yarım günün sonunda  Makedonların Bitola'sı bizim Manastıra doğru hareket ettik. Özcan ve Semra çifti bir süre daha burada kalmayı ileride buluşmayı teklif ederek geride kaldılar. Atatürk'ün okul hayatını geçirdiği Manastırda durup, sokaklarda gezindik, Atatürk'ün okulunu ziyaret ettik, hatta sevgilisinin evinin önünden geçtik. Yazdığı son mektup, şimdi müze olan okulun duvarlarında asılı duruyor...  Akşam üzeri şehirden ayrılarak Yunanistan'a yöneldik. Sınırdan kolayca geçtik ve Yunan otoyolu üzerinde bir yerde geceledik.


Pretor gölü

Pretor gölü kıyısında geceledik..





26 Temmuz 2012 Kavala Yakınlarında

Erken kalkıp yola devam ettik. Gümülcünede durup, şehri gezdik. Orta halli bir Anadolu şehri kıvamında ki bu kentte çok fazla vakit geçiremedik ve yola devam ettik. Öğlen saatlerinde İpsala kapısından Türkiye'ye girdik.